Varlık Felsefesi: Sandalyeler Gerçekten Var mı?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mıVarlık felsefesi nedir? Nesneler gerçek mi, yoksa insan icadı mı? Fiziksel nesneler var mı? Peki hangisi önce gelir? Varlık mı, oluş mu ve sandalyeler gerçekten var mı? Kavramlar gerçek mi; yoksa dünyada gördüğümüz, algıladığımız olaylara, nesneler ve olgulara verdiğimiz birer isim mi? Peki ya varlıkta bütünsellik? Bir şey nerede başlar ve nerede biter? Örneğin yediğiniz besinler ne zaman ayrı birer besin kaynağı olmaktan çıkıp bedeninizin bir parçası olur? Başlangıç ve sonu ayıran çizgi “baştan” belli midir? Yoksa insanlar kendi algıları ve kültürlerine göre kendi çizgilerini mi çeker? İşte bütün bu sorularla felsefenin ontoloji, yani varlık felsefesi ilgilenir. Öyleyse biz de soralım. Sandalyeler var mı, yoksa bunlar zihnimizde uydurduğumuz bir algı mı?

Varlık felsefesi için gerçeklik nedir?

İşimiz fiziksel ve nesnel gerçeklik olsa bilimin buna net bir yanıtı var. Bu size yeni haber gibi gelebilir ama son 10 yılda fizikçiler fiziksel nesnel gerçekliği gayet net tanımlıyor. Üstelik bu deney ve gözlemlerle kanıtlanmış bulunuyor. Neyse ki gerçeklik fiziksel gerçeklikten ibaret değildir. Her şeyden önce fiziğin altında yatan temel olarak metafizik var… Kırmızıyı sevmenin bilimsel açıklamasıyla kişiye özel kırmızıyı sevme duygusunun “kendindeliği” gibi psikolojik metafizik var.

Hatta doğada, kendi iç dünyamız ve çevremizde anlamadığımız olaylara gizemli duygular yükleyip geliştirdiğimiz mistisizm (gizemcilik) var. Örneğin kişisel mistisizm kendimizi kandırmak veya kendimizle sevdiklerimiz için beslediğimiz samimi ama sözlere dökülmemiş duygular olabilir. Bence dışavurumcu Bukowski’den daha iyi bir örnek olan Baudelaire’in şiirleri bu tarz mistisizme en iyi örneklerden biridir. Onu yazmaya iten basit duygulanımlardır. Mistisizme dinsel anlam yüklersek bu yapıntıyı şamanlıktan tek kitaplı dinlere genişletebiliriz. Oysa Varlık felsefesii anlatmak için listeyi biraz daha uzatacağım:

Edebiyat, sanat, felsefe, politika, tarih, kültür, ideoloji, kişilik, benlik, zihin, bilinç, toplum, devlet, bürokrasi gibi gerçeklikler var. Hatta gelecekte insan gibi düşünebilen yapay zeka veya bizden zeki süper zekayla bir de bunların yazılım ve robot versiyonunu yapmayı umuyoruz. İşte arkadaşlar felsefede Varlık felsefesi bütün bu gerçekliklere tek bir soru sorar: Varlık nedir?

İlgili yazı: Kodlama İçin En Gerekli 16 Programlama Dili

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi için varlık nedir?

Varlık bizim fiziksel şeyler ve onlarla yaptığımız şeyler hakkındaki algılarımız, duygu ve düşüncelerimizi örgütlediğimiz ama özünde gerçek olmayan bir kavram mıdır? Yoksa bir şey fiziksel gerçekliği olmasa da gerçek olabilir mi? Örneğin telefonunuzun donanımı içindeki yazılımla ilgili hiçbir şey söylemez. Buna karşın Facebook uygulaması ile ekranda geçici olarak bir fotoğrafı görüntüleyebilirsiniz. O zaman elinizde telefon olduğunu bile unutursunuz. Sadece siz ve fotoğraf vardır.

Hatta sabahın köründe esinlenerek yazdığım şu yazıda olduğu gibi bazen yaptığınız işe dalıp kendinizi bile unutursunuz. Öyleyse gerçeklik nedir ve sandalyeler gerçekten var mı? Bu soruyu eski filozoflara değinerek ama tabii ki yeni bilimsel gelişmeler ışığında, modern felsefedeki Varlık felsefesile yanıtlamaya çalışacağım. Belli ki yazıda postmodern bir tutum takınacağım. Her ne kadar yeni modernliğe (çağcıllığa) yakın bir görüşüm olsa da kuantum mekaniği Varlık felsefesiin temelini dinamitledi. Bu sebeple varlık ve gerçeklik sorularını postmodern açıdan ele alma zorunluluğu doğdu:

Ne zaman ki kuantum mekaniği, Heisenberg’in belirsizlik ilkesiyle oluş varlıktan önce gelir, sabit ve değişmez nesneler yoktur dedi, işte o an Platon’un Parmenides diyaloğu çuvalladı. Genç Platon, Phaidon diyaloğuyla yaşlı Platon’u yendi. Evet, fiziksel olarak varlık yoktur. Sadece oluş vardır; çünkü bir şeyi değiştirmeden ölçemezsiniz. Bir şeyi değiştirmeden etkileşim kuramazsınız. Hem nöroloji hem psikoloji hem de zihin felsefesinde düşüncelerimizin geçici ve uçarı olduğunu zaten biliyorsunuz. Eh fizikte oluş hakim, düşünceler de son derece dinamiktir… Öyleyse geriye değişmeyen ne kaldı?

İlgili yazı: Düz Dünya Teorisini Çürüten 12 Kanıt

 

Değişmeyen tek şey değişmenin kendisi

Peki değişmeyen bir şeyler olması veya bunları tasarlamak şart mı? Şimdi ahlak felsefesi filozofları ve iş etiği uzmanlarının “Olur mu öyle şey hocam? Ya çalmayacaksın, yolsuzluk yapmayacaksın, öldürmeyeceksin gibi ahlak ilkeleri ne olacak?” diye sormasını bekliyorum. Oysa ahlak ilkeleri evrensel değil ki! Din adına kafa kesen Talibanla, Atatürk’ün Hindistan’ın gönderdiği parayı “Yarın öbür gün bunlar bizden bir şey ister” diye aynen iade ettiğini düşününün. O zaman ahlak ilkelerinin kişiden kişiye, toplumdan topluma değiştiğini görürsünüz. Elbette prensipli olmalıyız ve etik değerlere inancım tam. Oysa en içten ve kökten doğrularınız bile aile kültürünüzle eğitiminize bağlıdır. Yine de kaygılanmayın!

Bu yazıda varlık bilimini çok temel olarak ve kökünden ele alacağız. Evet, konuyu maşallah Giresun ev baklavası yufkası gibi açtım ancak aslında o kadar ayrıntıya girmeyeceğiz. Bu yazıda bilgi nedir diye sormak yerine; bilginin öznesi, yani karşılık geldiği şey nedir? Varlık ve gerçeklik nedir diye soracağız. Bir de gerçekliğin varlıktan önce geldiğini seziyorum postmodern tutumda… Oysa bu soruları günlük hayattan örneklerle ve özellikle psikolojiyle yanıtlamaya çalışacağım; çünkü gerçekliğin, en azından bildiğimiz gerçekliğin algıdan ibaret olduğu kanısındayım. Bir şeyin algısı aslına ne kadar uygundur veya bu durum algıladığımız şeyin yalan, fani olduğunu gösterir mi gibi sorulara odaklanacağım. Sabah sabah kekik suyu içmek gibi acayip zihin açıcı bir yazı olacak. Hazırsanız başlıyoruz!

İlgili yazı: Gerçek Adem: ilk insan ne zaman yaşadı?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı
Sıradan nesneler.

 

Sandalyeler var mı?

Filozoflar sandalye, çatal bıçak, ayakkabı, kalem gibi günlük hayatın bir parçası olan nesnelere SIRADAN NESNELER der. Sıradan nesnelere taş parçası, döküntüler, dal parçaları, kum taneleri vb. dahildir. Buna karşın evren gibi karmaşık nesneler hariçtir. Oysa sıradan nesnelerin sınırlarını çizmeye çalıştığımızda bulanıklaşırlar. En basitinden sandalyenin atomlardan oluştuğunu biliriz. Peki sandalyenin üstündeki rutubeti oluşturan atomlar sandalyenin bir parçası mıdır? Yoksa dışında mı kalır? Kuantum mekaniğine göre rutubet atomları, sandalyenin yüzey atomlarıyla dolanık olabilir!

Dolayısıyla sandalyenin sınırlarını onun fiziksel varlığından çok, biz insanların algımızla çizdiğini söylemek yerinde olur. Peki bu ayrımları yapmak neden gereklidir? Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmamak için… Belki bu yazının sonunda dünyaya bakış açınızı değiştirecek ya da tersine ben haklıymışım diyeceksiniz. Her iki durumda da neden o fikre sahip olduğunuzu bilmek, böylece özgürleşmek istemez misiniz? O zaman evren simülasyon mu konusuna da kısaca geçelim. Simülasyon argümanını bilim felsefesinde birkaç yazıda ele aldım.

Bu yazılarda hem evrenin simülasyon olduğunu ve hem de olmadığını savundum. Bunları bir yandan tarafsız olmak ve diğer yandan konuya çalışırken iki sonuç arasında gidip gelen düşüncelerimi ekrana dökmek için yazdım. Siz de nesnelerin sınırlarını çizmeye çalıştığımızda bulanıklaşırlar sözünden yola çıkarak yaşadığımız dünyanın bir rüya olduğunu düşünebilirsiniz. Belki de sandalyeler ve diğer eşyalar, nesneler yok… ama yıllardır var olduklarını hayal ediyoruz. Belki de bu benzeştirilmiş gerçeklik, bizi köleleştiren ve Matrix dünyasında organik pil olarak kullanan robotların eseridir?

En temel Varlık felsefesi sorusu

Bu görüş en azından fizik bilimi açısından safsatadır. Bu safsata kuantum alan kuramında çok ciddi bir konu olan holografik ilkeden türer. Bu ilkeyi yanlış anlatıp sömüren spiritüalist şarlatanların bu sayede ne kadar çok para kazandığını bilseniz şaşarsınız. Oysa simülasyon argümanının altında çok daha derin bir ONTOLOJİK soru yatıyor. Öyle ki sandalyeler gerçek mi diye sormadan önce şunu yanıtlamak zorundayız: Sandalye gibi bir şeyin ister hayal ürünü olsun ister fiziksel gerçeklik taşısın herhangi bir nesnenin “bir şeyden, bileşenlerden” yapılmış olması mümkün müdür?

İlgili yazı: Yıldızlar Ne Kadar Yaşar ve Nasıl Ölür?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve turna origamisi

Öncelikle içinizin rahat etmesi için baştan belirteyim… Bu yazıda felsefe tarihindeki o anlı şanlı sistematik felsefe kurgularına girmeyeceğim. Konuya fonksiyonel açıdan bakarak yapısöküm yapacağım. Nitekim önce bir şeyin başka bir şeyden yapılmış olması mümkün mü sorusunu yanıtlayalım. Sonra istediğiniz felsefeyi geliştirirsiniz. Bu soruyu cevaplamadan varlık vardır oluş yoktur veya tersine oluş vardır, varlık yoktur ya da tanrı var veya yoktur gibi önermelerle felsefe yapmak imkansızdır. Bu açıdan da postmodern duruş sergileyerek üniversitelerimizdeki klasik felsefi öğretiminin dışına çıkacağımı anlıyorum. Felsefe öğretim sisteminin güncellenmesi gerekiyor.

Mesela turna origamisi

Kağıttan turna origamisi yapın. Bu bir turna origamisi midir, yoksa turna ve kağıttan oluşan ikili bir nesne midir? Ne aptalca! Tabii ki turna origamisi dediğimiz tek bir şeydir. Kağıttan yapılmış bir turna kuşudur. Peki kağıdı kat yerlerinden açarsak turna nereye gider? Turna ile kağıt tümüyle özdeş olsa, yani ayni özden yapılsa her şeyi ortak olurdu. Oysa öyle değil: Kağıdı açınca turna yok oluyor ama kağıt kalıyor. Ayrıca turna origamisini siz yapmış olabilirsiniz ama origami seven bir kağıt fabrikatörü değilseniz büyük olasılıkla kağıdı siz yapmadınız. Patron da olsanız elinizle birebir yapmadınız. Dahası kağıt turnadan önce vardı. Bunlar hem aynı şey hem de iki ayrı şey gibidir.

Felsefede kağıttan yapılma turna kuşu tarzındaki ilişkiye OLUŞTURMA (constitution) denir. Gerçi bu oluşturma nesneyle bileşenleri arasındaki birebir ilişkiyi gösterir ama turna origamisinde “bir şeyden yapılma” anlamında başka bir oluşturma türü daha vardır. Sonuçta kağıttan turnanın kağıdı da atomlardan oluşur. Atomlar elektron, proton ve bazen nötronlardan; protonlarla nötronlar da kuarklardan oluşur. Biz de bir nesneyi oluşturan bileşenler arasındaki birebir ilişki yerine, bir nesnenin birçok şeyden oluşmasına BİLEŞİM (composition) deriz. Şu bileşim işine yakından bakalım:

İlgili yazı: Evrenin En Büyük Yıldızı UY Scuti mi?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve kuantum alan kuramı

Kuantum fiziği “parçacıklar aynı zamanda dalgadır, kuantum alanlarındaki titreşimlerdir” diyerek bize çok acımasız davranır. Temel parçacıkların bile sanal ya da gerçek kuantum alanları arasındaki İLİŞKİSEL ETKİLEŞİMDEN türediğini gösterir. (İlişkisel etkileşim terimini ben uydurdum ama teorik fizikteki olası bir karşılığı için Amplituhedron Teorisine bakınız). Demek istiyorum ki maddenin neden yapıldığını tam olarak bilmiyoruz. Buna rağmen filozoflar maddenin daha fazla bölünemeyen en küçük bileşenlerine BASİTLER (simples) der. Bunu Demokritos’un atomlarıyla karıştırmayın.

Kanatlı at gibi hayal ürünü nesnelerin ve annenize duyduğunuz içten, kayıtsız koşulsuz sevginin bile temel bileşenleri olabilir. Dolayısıyla basitler, fiziksel gerçekliğin bildiğimiz en temel bileşimleri olan temel parçacıklar ve onların oluşturduğu atomlardan daha genel bir terimdir. Basitler metafizik nesnelerin de temel bileşenidir. Dikkatli okurlar belki çoktan fark ettiler ama sandalyeler gerçek mi diye sorarken, tahta sandalyelerin bile fiziksel değil metafizik nesneler olduğunu öne sürüyorum. Bu sonuca daha yolumuz var ama kafamız karışmasın diye baştan yönlendirdim.

Basitlere geri dönersek

Bunların altyapısı yoktur. Bakın bu kanalizasyon altyapısından farklı bir şeydir. Basitler bir nesnenin oluşturulmasında neden–sonuç ilişkisiyle değerlendirilemez. Bunları uzayzamanda nedenselliğe oturtamazsınız. Kategorik bir sıralandırmada altta veya üstte yer almazlar. Basitler Kant’ın a priori önermeleri ve aksiyomlarıdır. İlişkisel etkileşim teriminden kastettiğim budur.

Öte yandan, fiziksel nesnelerin basitleri temel parçacıklar olup bunlar altta yatandır hocam diyebilirsiniz. Gerçi atomik dünyada altı ve üstü tanımlamanızı çok isterim. Ne de olsa atomik dünya uzay boşluğudur. Ne altı ne üstü ne de belirli bir yönü vardır. Dahası fiziksel nesne olarak düşündüğümüz sandalye bile aslında metafizik bir nesneyse bu nesnenin fiziksel bileşeni olan parçacıklar da felsefedeki en temel bileşen olan basitler olmayacaktır.

Artık sandalyeler gerçek mi diye sormanın zamanı geldi. Yukarıdaki önermem şudur: Hiçbir nesne fiziksel değildir. Nesnelerin fiziksel bileşenleri olabilir. Sandalyenin atomları gibi ama nesneler fiziksel olamaz. Nesnelerin basitleri temel parçacıklar değildir. Çok iddialı demeyin lütfen; çünkü biz daha temel parçacıkların ne olduğu ve nasıl oluştuğunu bilmiyoruz. Yine de iddialı bir önerme; çünkü en temel parçacıkları bulsak bile nesneler fiziksel olmayacaktır. Devamını böyle okuyalım:

İlgili yazı: Gezegenler Güneş Çevresinde Nasıl Dönüyor?

 

Varlık felsefesi ve parça-bütün

Felsefede bir şeyin ondan daha küçük bileşenlerden oluştuğu fikrine İNDİRGEMECİLİK deriz (reductionism). Oysa bazı filozoflar her küçük bileşenin daha küçük başka bileşenlerden oluştuğuna inanır. Nesnelerin, maddenin sonsuz sayıda ve sonsuz küçüklükteki daha küçük alt parçacıklardan oluştuğu görüşüne YAPIŞIK (gunky) evren tasarımı deriz. Bu iki yönlüyse; yani bizler ve bizden büyük olan gezegenler de daha büyük bir bütünün parçasıysa işler değişir. Bir şey ne kadar büyük olursa olsun daha büyük bir başka bir şeyin bileşeniyse durum değişir. Yaşadığımız evrenin daha büyük çoklu evrenin bir parçası olduğu bu tasarıma felsefede IVIR ZIVIR (junky) evreni deriz.

Oysa bunlar en genel tanımlardır. Sandalye gibi sıradan nesnelerin daha küçük şeylerden yapıldığı görüşü son derece yaygındır. Buna da VARLIKBİLİMSEL İNDİRGEMECİLİK deriz. Oysa bu, sandalyenin sonsuz küçüklükteki sonsuz bileşenden oluştuğu anlamına gelmez. Zaten yapışık evrenin en büyük zaafı ilk neden sorunudur. Her temel bileşenin daha temel bileşeni varsa her sebep de aslında daha temel bir sebebin sonucudur. Böylece ilk nedene asla ulaşamazsınız. Nedenler silsilesi sürüp gider.

Kuantum indirgemecilik

Bu bağlamda kuantum alan kuramının fizikteki indirgemeciliği sarstığını belirtmek isterim. Bilimsel açıdan indirgemeciliğin bilimi boş inançtan ayırmaktaki rolü inkar edilemez. Oysa parçacıkların kuantum alanlarındaki titreşimler olduğunu söyleyen modern kuantum alan kuramı formalizmi, en azından bilimde indirgemeciliğin sınırlarına geldiğimizi gösteriyor. Bu açıdan bilimde belki de ilk neden sorunu yoktur. Fizikte tanrı var mı yazısında dediğim gibi, kuantum alan kuramıyla evrenimizin yaratıcı olmadan, kendi kendine oluştuğunu gösterebiliriz ama bu başka sorun doğurur:

Evrenin kendi başına oluştuğunu öne süren teoriler bunun için çoklu evrenler gibi sonsuz karmaşıklıktaki nesneler öngörür. Evrenin sonsuz karmaşıklıkta olmadığını biliyoruz. Öyle ki nispeten basit bir şeyi sonsuz karmaşıklıktaki başka bir şeyle açıklamak bizim sorunumuzu çözmez. Tanrı sonsuz karmaşıklıktadır; çünkü bilgisi sonsuzdur ve her şeyi gücü yeter. Halk arasındaki bu yaygın inanç sonsuz karmaşıklık sorununa yol açıyorsa tanrıyı çoklu evrenle değiştirmek sorunu çözmeyecektir. Özetle çoklu evren, kozmik enflasyon ve kuantum çoklu dünyalar teorileri ıvır zıvır evren sınıfına girer. Bu görüşte sandalyeler gerçek mi yerine, evren gerçek mi diye sorarsanız konu dışına çıkmadığımızı görürsünüz:

İlgili var: Güneş Fırtınaları Nedir ve Ne Kadar Tehlikelidir?

 

Varlık felsefesi ve bütünün parçaları

Varlıkbilimsel indirgemeciliğe göre BÜTÜN, PARÇALAR TOPLAMINDAN FAZLA DEĞİLDİR. Klasik modern görüş de böyledir. Her ne kadar klasik fizik bu kadar iddialı olmasa da çağcıllar bilimle her şeyi açıklayabiliriz der. Oysa bırakın alan kuramını, şu bizim kağıttan turna origamisi bile bu önermeyi yanlışlıyor. Turnanın kağıttan yapılmasına rağmen kağıttan farklı bir şey olduğundan söz ediyorum. Turna origamisi düz kağıdın tek başına yapamayacağı bir şeyi yapar. Gerçek hayattaki turna kuşuna karşılık gelir. İngiliz filozof Whitehead’in dediği gibi BÜTÜN, PARÇALAR TOPLAMINDAN FAZLADIR.

En iyisi devam etmeden önce var olmanın ne olduğu konusunda anlaşalım. Sandalyeler var mı sorusunda çok işimize yarayacak. Bir şeyin var olması için ondan en az bir adet olması gerekir. Mesela kurgu yapıtlar ve söylencebilimde kanatlı at var mı diye sorarsak yanıtı evettir. Yok gerçek dünyada, fiziksel bileşenleri olan nesneler arasında kanatlı at var mı diye sorarsak yanıtı hayırdır. Oysa bu ikinci yanıtı daha da sınırlandırmak gerek. Neden mi? Diyelim ki dizüstü bilgisayarımın ekranında dijital bir kanatlı at (pegasus) illüstrasyonu görüntülüyorum. Bu dijital görselin de fiziksel bileşeni var: Bilgisayar…

Varlık felsefesi ve kanatlı atlar

O sebeple ikinci yanıtın doğru ifadesi şudur: Dünya gezegenindeki evrim sürecinde kendiliğinden ortaya çıkan kanatlı at yoktur. Doğal kanatlı at yoktur. Robotlar ve sanal gerçeklikle yapay, yani insan eseri kanatlı atlar olabilir. Bu konuda anlaşıyorsak sandalyeler konusunda da anlaşabiliriz. Sandalyeler vardır! Demek ki sandalyeler gerçek mi aslında daha derin bir soruymuş. Bu soruyu sandalyeler 1, 2, 3 sandalye diye sayabileceğimiz tekil nesneler midir? Ve sandalyeler fiziksel nesneler midir? VE fiziksel nesneler var mıdır diye üçe bölmek gerekiyormuş. Neyse! En azından sandalyeler var diyebildik!

İlgili yazı: Yerkabuğu Nasıl Oluştu ve Kıtalar Neden Kayıyor?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi nedir?

Bir daha filozoflar ne yapar hocam derseniz İstanbul Üniversitesi felsefe mezunu biri olarak söylüyorum: Filozoflar bunun gibi analizler yapar. Ne diyelim? Herkesin sevdiği bir şey var. 😊 Peki ya elma? Hemen bir yeşil elma ısırıyorum. Hem tatlı hem ekşi bu. Felsefede tatlı ve ekşi gibi şeylere ÖZELLİKLER (properties) deriz. Bunlar bir şeyin neye benzediğini söyler. Bu tür özellikleri fark edip paylaşarak elmadan ne anlamak gerektiğini başkalarına aktarırız.

Bu da elmanın ne olduğu konusunda insanlarla az çok anlaşmamızı sağlar. Özellikler olmasa nesneleri birbirinden ayıramazdık. Özellikler olmasa nesneleri tanımlayamazdık. Felsefede EYTİŞİK (diyalektik) görüşün temeli budur. Nesneleri başka nesnelerden ayırt ederek ve benzerliklerini göstererek tanırız ve tanımlarız. Ayırt etmeye ÇÖZÜMLEME (analiz) ve benzetmeye de BİLEŞTİRİM (sentez) deriz. Tanımladığımız nesneleri adlandırırız. Örneğin elma deriz. Elmanın tatlı olması ise bir sıfattır (önad veya nitem). Kısacası isimler niceliklerle ve özellikler de niteliklerle ilgilidir. Buna geleceğiz ama…

Şuna dikkat: Herkes her şeye bir ad koyabilir. Mesela benim adım Kozan. Merhaba! Tanıştığımıza memnun oldum. Peki Kozan size benim hakkımda ne söylüyor? Sadece Adana’nın Kozan ilçesinden olduğum gibi yanlış bir bilgi verir ve bir de Türk olabileceğimi ima eder. Oysa beni tanımak için özelliklerimi, niteliklerimi, sıfatlarımı bilmeniz gerekir. Örneğin fotoğrafıma bakarsınız. İşte Ortaçağ’dan beri adcıların (nominalistlerin) kavramlar içi boş isimlerdir ve nesnesiz var olamazlar demesinin sebebi budur. Nasıl ki eski çamlar bardak oldu, eski adcılar da şimdinin biçimcileri oldu (formalistler). Matematikte formalizmin kökeni için Hayat Oyunu: Gödel’in eksiklik teoremine bakabilirsiniz.

Sözün özü

Bazı adlar tutar. Mesela bir Instagram karikatürüne göre, “Benim adım Hıdır, elimden gelen budur” sözünü Orta Asya’da yaşayan Hıdır adlı bir atamız söylemiştir! Şaka bir yana, bir dile yerleşen isimleri sözlüklere koyarız. Şimdi adcılar gibi soralım: İsimler evrenin içindekileri gösteren bir envanter midir? Yoksa bizim uydurduğumuz şeylerin (kavramların, nesnelerin) envanteri midir? Evet, yine sandalyeler gerçek mi sorusu: Sandalyeler vardır ama gerçek olup olmadığı tartışmalıdır. 😉 En iyisi sonbahar depresyonuyla ah güzel tatil adaları diye hayal ederek ADALAR VAR MI diye soralım. Adalar var mı?

İlgili yazı: Okyanuslar Hakkında Yanıtını Bilmediğimiz 7 Soru

 

Varlık felsefesi açısından adaların varlığı

Hayır, hayır! Burada adalar var mı sorusunu adalar gerçek mi yerine koymuyorum. Çatır çatır adalar var mı, ada isminde bir nesne var mı ve varsa nasıl var diye soruyorum. Fiziksel olsun olmasın. Siz deli olduğumu düşünmeye başlamadan önce garajotolar var mı diye soralım. Hoppala! Garajotolar da nedir? Bu ismi ben uydurdum arkadaşlar ve şimdi neden uydurduğumu açıklayacağım. (Belki tutar). Adalar sözcüğü sözlükte yer aldığı ve/veya zamanında bir adaya gitmiş olduğunuz için adaların var olduğunu düşünebilirsiniz. Öte yandan garajotalar sormak istediğim soruyu çok daha iyi örnekliyor.

Bence garajın içinde duran bir otomobile garajoto denir. Hatta insaflı olmak için bu ismi kapalı garajda duran bütün motorlu kara taşıtlarına genişletelim. Detaycıyım ama o kadar değilim. Peki bu otomobil garajdan çıkarken hangi aşamada garajoto olmaktan çıkıp otomobil olmaya başlıyor? Aracın yarısından fazlası dışarı çıkınca mı? Peki tümüyle garajdan çıkmadan önce, kısa süre için hem otomobil hem de garajoto mu oluyor? Peki ya araç sahibi geri geri giderek garaja girmeye karar verirse? Mesela üç gün sonra geri dönerse garajoto da geri mi gelecek? Peki ya garaja girip çıkan diğer araçlar?

Garajotolar ve adalar

Şimdi diyeceksiniz ki saçmalamayın hocam! Garajın içinde olmak bir otomobilin sahip olabileceği bir ÖZELLİKTİR! Bundan isim uydurmayın. Hop! Geldiniz mi adcıların sözüne? Kavramların içi boştur ve onlara verdiğimiz isimler, bu isimlerin özellikleri olmadan anlamsızdır. Oysa garajoto özelliği elmanın tatlı olması gibi tözsel değil; ilineksel, yani bağlamsal bir özelliktir. Başka bir şeyle ilişkili olan bir özelliktir. Bu durumda aracın GARAJ denilen belirli bir yerde olmasıyla ilgilidir. Demek ki sandalye, kuş, insan, Kozan gibi nesneler tek başına değil, ancak bağlamsal olarak var olabilir. Acaba öyle mi? Buna biraz daha bakalım. Mesela nihayet adalara gidelim:

İlgili yazı: Yerkabuğu Nasıl Oluştu ve Kıtalar Neden Kayıyor?

 

Varlık felsefesi ve Heidegger

Adalar suyun içinden çıkan ve diğer karalara bağlı olmayan kara parçalarıdır. Bunlar garajoto gibi hayal gücümün ürünü değildir. Garajoto gibi geçici de değildir. En azından insan ölçülerine göre gayet kalıcıdır. İsimleri sözlüğe girmiştir ve benim bir bağlama verdiğim garatjoto isminin tersine, bunlar fiziksel bileşeni daha kesin olan nesnelerdir. Öyle mi? Oysa adalar da bağlamsaldır. Mesela Dünya’nın okyanusları Mars gibi kurusa adalar da tepelere dönüşürdü. Adaların bağlamının garajoto bağlamından daha net, fiziksel ve kalıcı olması sizi bu iki nesnenin farklı olduğunu düşünmeye yöneltmesin. Peki ya elmanın tatlı olması?

Bu tözel bir özelliktir, ilineksel değildir dedim ama yanlış söyledim. Elmanın tatlı olması bir insana göredir. İnsanın tat alıcıları ve beynine göredir. Tatlılık insan olmadan nedir? Bir köpek tatlıyı bilse bile elmadan aynı tadı alıyor mu? Köpeğin tatlısıyla insanın tatlısı aynı şey mi? Peki ya yaşlıların tat alma duyusunun azalması sebebiyle yemekleri eskisi kadar lezzetli bulmaması? Hiç öteye gitmeyin! Örneğin annem… Annem aynı anne ama tat alma duyusu eskisi gibi değil. Dahası elmalar uzaylılar için zehirli olabilir. Hatta uzaylı için elma zehirli olduğundan değil, tat alıcıları farklı olduğundan acı olabilir. O uzaylı benim gibi acıyı seviyorsa elmayı acı biber yerine yiyebilir.

Kısacası tatlı olmak da bağlamsal

Artık Heideger’in DASEIN kavramıyla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bazıları dasein’dan Ortaçağ filozofları gibi bir tür ipseitas (kendinde varlık) anlar. Onlara göre örneğin Apollon tapınağının bir kendindeliği vardır. İnsan türünün soyu tükendikten sonra bir uzaylı dünyaya gelince bu kendinde varlığı görür. Heidegger’in dasein’ı bu anlamda kullandığını söylemeyeceğim. Tersine varlığın varlık kipi derken buna uzak olabilir. Yeri gelmişken: Bir gün bir hocam, Heidegger’i 20 yıl boyunca Almancadan kendi diline çeviren profesyonel bir çevirmen filozof bile onu anlayamaz, o kadar derindir demişti.

Bence bir profesyonelin bile 20 yıl anlayamadığı bir filozof ya ne dediğini bilmiyor ya da dediklerini iyi anlatamamıştır. İlki doğruysa oturup dediklerini inceler ve çözmeye çalışırız. Sonuçta bir filozof o kadar derin bir şey söyleyebilir ki onun bağlam ve açılımlarını çözmeye ömrü yetmeyebilir! Belki Heidegger öyle bir filozoftur. Oysa filozoflar mistik değildir arkadaşlar ve gizem yaratmazlar. Gizemleri çözmeye çalışırlar. Alman idealistlerine uzak durmamın sebebi de onların üstüne haklı haksız çöreklenen bu gizemcilik imajdır ama biz de sandalye gizemini çözmeye çalışalım. Bu kez ağaçköpeklere geliyoruz:

İlgili yazı: Evren Bir Simülasyon mu?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi için ağaç köpekler

Bir fotoğrafta ağacın yanında duran köpeğe ağaçköpek denir diye uydurdum şimdi. Bunun garajotodan ne farkı var derseniz… Garajotoda otomobille garaj işlevsel ve bağlamsal olarak ilişkilidir. Oysa köpek orada rastgele durur. Ağaçla aralarında hiçbir ilişki yoktur ama ağacın yanına denk gelmiştir ve fotoğrafını çekersiniz. Hatta yere eğilerek ve türlü kamera oyunları yaparak köpeği ağaca yakın veya uzak gösterebilirsiniz. Bu da önemli bir ayrıntı. Belki de köpek ağacın yanında bile durmuyor. Aralarında fiziksel yakınlık yok. Ağaç arkada kalıyor ve sadece siz bakarken ağaçla yan yanaymış gibi görünüyor.

Yine de insan zihni, bir ormanın kıyısındaki onca ağaca rağmen, köpeği belirli bir ağaca yakın olarak algılayabilir. O ağaçla gruplayabilir. Köpekle değilse kediyle, kediyle değilse çocukla ya da yere atılan bir kürekle mutlaka başınıza gelmiştir. Peki ya şu meşhur uzaylı yine gelse ve şansımıza “beni liderine götür” demek yerine (kime?), ağaçla köpeğe bakıp bize göre rastgele olan duruşu gerçekten ağaçköpek olarak adlandırsa? “Yanlış anladın sen onu kardeşim” diyebilecek misiniz? Adam uzaylı! Anlar mı anlar! Ağaçköpeklere uydurma diyorsanız işlevsellik bağlamını dikkate almakla birlikte şu resme de bakın:

Haydi ağaçköpek yoktur; çünkü bunların tek nesne olması için fiziksel yakınlık gerekir dediniz. Garajdaki otomobil garajın içinde ve sandalye oturma odasında. Dolayısıyla fiziksel yakınlık var ve onlar bir bütün dediniz. Peki resimdeki ne? Bu bikini arkadaşlar. Bikinin altı Şam’da ve üstü Bağdat’ta olsa bile buna bikini dersiniz. En, siz bu iki parçaya bikini deyip geçiyorsanız (bikinin altı ve üstü olduğunu bildiğiniz halde) neden benim gariban ağaçköpeğimi yok öyle şey küçümsüyorsunuz? ☹

Merak etmeyin

Ben de ağaç köpeklere inanmıyorum. Bizim tekil nesneler dediğimiz şeylerin aslında bağlamsal olduğunu gösteriyorum. Bunları istediğimiz gibi, yani keyfi olarak gruplayabiliriz. Peki bütün nesneler geçici midir? Tekil nesneleri birbirinden nasıl ayırırsınız? Mesela bir sandalye ve iki sandalye gibi? Varlıkbilimsel gerçekçiler (ontolojik realistler) nesneleri her zaman ayırt edebileceğimizi savunur. Hatta daha da ileri giderek ağaçköpek diye bir şey olmadığını, köpek ve ağacın yakınlığının bunları tekil nesne yapmayacağını anlatabileceklerini düşünür. Yazının sonunda göreceğiniz gibi katıksız varlıkbilimsel gerçekçi değilim ama bu görüşü de kolay kolay yabana atamazsınız.

Mesela dünya dışı zeka varsa neye benziyor yazısına bakın. Termodinamik yasaları ve yerçekimi yasası gereği bir sopayı duvara dayamanın yolları bellidir. Uzaylımız kırkayak olsa bile insan eseri bir sopayı duvara dayamanın yolu değişmeyecektir ve uzaylımız insan kadar zekiyse… “Evet abi, benim insanlar gibi elim yok ama elim olsa ben de sopayı duvara öyle dayardım” diyecektir. Pekala… Buraya dek nesnelerin isimleriyle değil, özellikleriyle tanımlandığını gördük. Nesnelerin tözel değil, sadece ilineksel ve bağlamsal özellikleri olduğunu gördük. Bu özelliklerin de bakanın gözünde olduğunu gördük. Oysa söylediklerim yeterince net gelmiyor bana. Modern felsefede bağlamsallığı nasıl tanımlarız?

İlgili yazı: Elektron Spini Maddeyi Nasıl Oluşturuyor?

 

Varlık felsefesi için öz ve töz nedir?

Bunun için öz ve töz terimlerinin ansiklopedik tanımını yapalım arkadaşlar. Öyle ki postmodern felsefe yaklaşımında ne dediğimiz belli olsun… TÖZ (substance) ya da cevher, değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan anlamındaki felsefi kavramdır. Töz öznede değil, kendinde var olan ve bağımsızca kendi içinde var olandır.  Öte yandan ÖZ (essence), felsefede varlığın aslını kuran temel özellik, bir şeyin bireysel ve gerçek olan kendine özgü biçimidir. Öz yoksa o şey o şey olamaz. Örneğin elmayı elma yapan elmalılık özüdür.

Bu terimleri ilişkisel etkileşim tanımı üzerinden bağlamsal öze aktarırsak birkaç şey söyleyebiliriz. Birincisi postmodern varlık felsefesinde ve kuantum alan kuramında bu anlamda öz yoktur. Garajoto, ada ve ağaçköpek kavramlarında gördüğümüz gibi tekil nesneler bile bağlamsaldır. Kendine özgü kesin bir biçimleri, benlik ve kimlikleri yoktur. Birbirinin aynısı olan iki elma yoktur. Elmanın değişmez bir standardı da yoktur. Kuantum mekaniğine göre belirsizlik ilkesi ve klonlama yok (no cloning theorem) yüzünden yoktur. Töze gelince… Yukarıdaki tanımda yüklem dediğimiz şey bir nesnenin özüdür.

Tözün özü

Töz öze yüklenir ve özün gerçekleşmesini sağlar. Hatta o bir insansa (buna geleceğim) insanın gerçekleşmesini sağlar. Oysa öz bile bağlamsalsa ortada tözün yüklenebileceği bir tekil özne de olmaz. Bu da bütün bir töz tasarımını riski atar. Burada tekil nesneden kastım sandalyedir. Sandalye gerçek midir diye sormak, klasik felsefe açısından sandalyenin özü nedir diye sormaktır. Açıkçası bence öz ve töz varoluşta karşılığı olmayan kurgulardır. Bence sandalye de bir kurgudur ama hiç değilse varoluşta karşılığı vardır. Öyleyse töz ve öz modası geçmiş kavramlar olup bunları güncellemek bile faydasızdır. Terk etmek gerekir

Varlık felsefesi ve varlık tanımı

Yine de bundan söz ettim. Böylece yazısının sonunda netleşecek olan varlık tanımını, varlık nedir sorusunun yanıtını eleştirecek arkadaşlara tarafsız olarak bir açık kapı bırakmak istiyorum. Felsefe mezunu arkadaşlarla standart felsefe terimleri üzerinden ortak bir dil konuşmayı umuyorum. Ayrıca öz konusuna girmemin bu yazı açısından özel bir sebebi var: Özellikler klasik felsefede özel niteliklerdir, öze ilişkin niteliklerdir. Oysa benim argümanım tekil ve değişmez bir elma özelliği olmadığı yönündedir.

Dolayısıyla özellikleri İLİNEKLER (attributes) olarak düşünebiliriz. Gerçi klasik felsefede ilinekler öze ilişkin olmayan, bir şeyin özünde bulunmayan rastlantısal niteliklerdir. Oysa nesneler insan zihninin YAPINTISI ise (construct) ve nesnelerin özü bağlamsalsa özellikleri ilinek olarak tanımlamak gerekebilir. Bağlamsallık yüzünden ilinek teriminin demode olduğunu sanmıyorum ama yeniden tanımlamak gerekiyor. Gerçi bu konumuzun dışında. Biz sandalye nesnesinin gerçekliğine geri dönelim:

İlgili yazı: İnternetinizi Uçuracak En İyi 10 Modem

 

Varlık felsefesi ve nesnel bağlam

İnsan türünün bireylerine insan denir. İnsanların düşünme biçeminin türe özgü ve ortak olduğunu kabul edersiniz. Bu sebeple uzaylıların değil ama en azından insanların elmadan aşağı yukarı aynı şeyi anladığını da kabul edersiniz. Dahası sandalye bağlamsal gerçeklik taşıyorsa sandalyenin kesin bir özü olmasa bile belirli bir özü, ortalama özü olacaktır. O zaman nesnelerin bağlamı nedir, bir nesneyi diğerinden ayırmak için ona ne gözle bakmalı ve nesnel bağlamları nasıl anlamalıyız diye soralım.

Nesnelerin bağlamı nedir?

Theodore Sider diyor ki evrenin eklemleri vardır ve varoluşu objektif, gerçek şeyler olarak dilimlersek bu eklemleri bulabiliriz. Ona göre nesnelerin bağlamı bu eklemlerdir. Değişmez şablonlardır. Doğrusu bana öz ve tözü yeniden tanımlama çabası gibi geldi. Nitekim varlıkbilimsel gerçekçilik karşıtları (ontolojik antirealistler) buna… karşı çıkıyor. 😊 Onlara göre elma nesnesi insan türüne özgüdür. Bir uzaylı asla elmayı insan gibi algılayamaz. Onun elma nesnesi farklıdır. Uzaylılar bizim elmadan ne anladığımızı yaklaşık olarak öğrenebilir ama elmanın özü yoktur.

Öyleyse nesnelerin bağlamları, kendimize veya türümüze göre uydurduğumuz bağlamlardır. Gerçekliği kendimize göre dilimleriz ve gerçeklik bakanın gözündedir. Bu durumda NESNEL GERÇEKLİK (objektif realizm) yerine sadece ÖZNEL GERÇEKLİK (sübjektif realizm) vardır. Öznel gerçeklik bireye özgü olmak zorunda değildir. Ortak payda bağlamında türe özgü de olabilir. Bu durumda evrimsel yatkınlıkları da hesaba katarak gerçekliğin kişisel, toplumsal ve türel bakış açılarına bağlı olduğunu; tercihli ve keyfi olduğunu söyleyebiliriz. Peki kim haklı? Varlıkbilimsel gerçekçiler mi, öznel gerçekçiler mi?

Youtube Starbasekozan videolarında kitaplığımdaki bazı kitapları üst üste koyduğumu görmüşünüzdür. Diyelim ki on kitabı üst üste koyup bir kitap kulesi yaptım. Sonra üçünü ayırıp başka kitaplara ekleyerek 13 kitaplı bir kule yaptım. Önceki kuleye ne oldu? Artık o yedi kitaplı bir kule ama özgün on kitaplı kule değil. Diğer kule de on kitaplı bir kuleyken artık 13 kitaplı kule. Bu kitap kulelerine Kozan’ın kuleleri diyebilirsiniz. Kaç kitaptan oluştukları (composed of) önemli değilse eğer bir kuleyi sizin elinize versem ne olacak? Kozan’ın kitap kulesini elimde tutuyorum mu olacak? Nesneler bağlamsal ve geçicidir:

İlgili yazı: Zamanda Yolculuk Etmenin 9 Sıra Dışı Yolu

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve maddi varlıklar

Peter van Inwagen, Material Beings kitabında nesneler ne zaman bileşenlerden oluşur sorusunu araştırıyor. Düşünün! Nesneler insan zihninin bir ürünü ve bağlamsal olarak belirleniyorsa belirli sayıdaki değişmez bileşenden (basitten) oluşamazlar. Bunu kitap kuleleri örneğinde gördük. Iwagen de diyor ki nesneler belki de sadece fiziksel temas varsa bileşik nesneler oluşturuyordur. Oysa bikini örneğinde öyle olmuyor. Çorabın tekinde de öyle olmuyor. Sevgilinize çorabımı verir misin derseniz eğer teki elinizdeyse veya kayıp değilse büyük olasılıkla iki çorap tekini birden verecektir.

O zaman şu kitap kulelerinin dinamizmini, değişkenliğini nasıl ölçüp ayırt edebiliriz? Burada varlık ve oluş arasında olmayan bir çizgi çekmeye de çalışıyor olabiliriz arkadaşlar. Yine de felsefede bir düşünce dizisine başlayınca onu sonuna dek izlemeniz gerekir. Dereyi geçerken at değiştirilmez gibi düşünün. Belki bağlamları kategorize etmeliyiz. Mesela kitap kulesi nesnesi oluşturma bağlamı diye bir bağlam olabilir mi? En azından bağlamların kendisi değişmez olabilir mi? Bir nesnenin bağlamları değişmez demiyorum. Platon’un ideaları gibi bağlam ideaları, tözleri yaratabilir miyiz?

Pek umut verici görünmüyor ama bağlamları SABİTLEMEYİ (fixation) deneyelim. Aklıma SİYAM İKİZLERİ geldi şimdi: Yapışık doğan ikizler vardır. İki vücut ve iki beyin… Yapışık iki insan var ve yaşamak için birbirine muhtaçlar. Bunlar hem tek nesnedir (yapışık ikizler) hem de iki ayrı bireydir. Felsefenin bağlamların ne olduğu, sabitlenip sabitlenemeyeceği, bağlamların mutlak şablonlar olup olmadığına kafayı takmış bir kol vardır. Buna PARÇA BÜTÜN İLİŞKİSİ FELSEFESİ veya meriyoloji deriz. Ben bağlamların bile geçici olduğunu, sabitlenemeyeceğini düşünüyorum: adalar gibi.

Ya denizler kurursa?

Gerçi “Hocam, dünyada denizler kurusa bile insanların hatırasında kalır. Uzayda denizlerle kaplı başka dünyalar var” diyebilirsiniz. Peki ya 1066 yıl sonra başlayacak kara delik çağında ne olacak? O zaman insanlar ölmüş ve tüm gezegenler yok olmuş olacak. O zaman deniz bağlamına ne olacak? Bağlamları sabitleyemeyiz; çünkü her bağlam bir nesnedir. Tıpkı sıfatlar gibi: Kırmızı kitap ve kırmızı oje vardır. Adalar için deniz bağlamdır ama deniz ve hatta denizler birer nesnedir.

Varmak istediğim nokta bağlamların mutlak olamayacağından yola çıkarak nesneleri sayıp sayamayacağımızı sormaktır. Evet, yatınca uyumak için kuzuları sayabilirsiniz ama gerçekten nesneleri sayabilir miyiz? Tekil nesneler var mı? Meriyolojik Evrenselcilik denilen felsefe akımı bununla çok uğraşır ve der ki HER ŞEY bir şeyden oluşur (stuff). Her şey BİR ŞEYLER oluşturur (stuff). Ivır zıvır evrenine çok benziyor değil mi? O kadar göreli bir yaklaşım ki artık sıfatları isimlerden ayırmak bile gereksiz oluyor. Doğrusu her şey/bir şey (stuff) çok genel bir kavramdır:

İlgili yazı: Dünyadaki En Ölümcül 5 Toksin Nedir?

 

Varlık felsefesi ve tümeller

Kozan Kozan’dır sözü benim hakkımda ne anlatıyor? Hiçbir şey! En genel kavramlar hiçbir şey anlatmaz. Bu yüzden evrenselcilik akımını ve tümel kavramını pek sevmem. Yine de evrenselcileri yabana atmak zordur. Nesneler geçici ve bağlamsal ise VE her bağlam bir nesne olarak geçiyse şunu söyleyebiliriz… Nesnelerin GEÇİCİ VAROLUŞ DÜZENLERİ vardır (aranjman). Geçici aranjmanlara bir örnek çantanızda duran iki kitaptır. Bunları çıkarıp masaya koyarsanız masadaki iki kitap olur veya cezvede kahve yapıyorsunuz.

Peki ya bu sırada cezvedeki kahve ve cezveyi ısıtan doğal gaz alevinin geçici olarak cezveyle temas edip ısıtması? Nesneler vardır ama onların sınırlarını çizmeye çalışırsanız bulanıklaşırlar derken kastım budur. Pratik açıdan bakarsak bağlamları sabitlemeye çalışmanın son derece gereksiz olduğunu görüyoruz. Bir kere bunu yapmak imkansızdır. Ockham’ın usturasını da hatırlayın. Ne diyordu filozof? Kavramların sayısını gereksiz yere çoğaltmayın. Katılıyorum! Nesnelerin sayısını gereksiz yere çoğaltmayın. Öte yandan  bir evrenselci için bazı bileşen setlerini (composites), bileşik nesneleri bağlam olarak kabul edip diğerlerini bağlam olarak kabul etmemek anlamsızdır.

Nitekim evrenselciler der ki “Bağlam ırkçılığı yapmayın ve bütün bağlamları var kabul edin.” Oysa ocakta ısınan kahve örneğine bakın! Ocağın aleviyle ilgili ne kadar gereksiz tanımlar yaptım! Kabul: Bağlam sayısı sonsuz ve kabul, bağlamlar geçici ve dinamik ama bu bağlamları sadeleştirmeyi önlemez. En basitinden [Ocakta] [Kahve] [Yapıyorum] bağlamı yeterlidir. Bu örnekte ocakta kahve yapanın ben olduğumu ve şimdi kahve yaptığımı söylemeye bile gerek yok! Chomsky’nin dediği gibi kuşkuya düşen dilbilgisi ve anlambilime sarılsın. Oysa kapıdan kovduğumuz evrenselciler bacadan girecek:

Evrenselcilerin intikamı

Şimdiden psikopatça güldüklerini hayal edebiliyorum. “Öyle mi Kozan Bey? Sen sandalyeler gerçek mi derken tekil nesnelerden söz edersin. Peki karmaşık nesneler? Peki ya sen? İnsandan ve zihninden karmaşık bir nesne var mı? Sen kendini nasıl ayırt edeceksin bakalım? Sen gerçek misin? (Buraya Lucasfilm’in Full Throttle bilgisayar oyunundaki kötü adam kahkahası Bwahahahaa! girecek). Pekala… Tek kişi olarak bin evrenselciyle savaşamam. Derhal joker hakkımı kullanıyor ve Descartes’ı yardıma çağırıyorum. Düşünüyorum, öyleyse varım!

İlgili yazı: 10 Adımda kara deliğe düşen astronota ne olur?

 

Varlık felsefesi ve insan nesnesi

Nesneler insan uydurması ise varlık felsefesini insan nesnesinden başlatmak yerinde olur. Bu bağlamda Peter van Inwagen’e geri dönüp onun DIŞLAYICI MADDECİLİK (eliminativism) akımının temsilcisi olduğunu belirtelim. Bu görüşte bazı bileşenleri/bağlamları var kabul eder ama diğerlerini elimine ederek yok sayarız. Örneğin van Inwagen’e göre sandalyeler, gömlekler ve ayakkabılar gibi sıradan nesneler yoktur. Sandalyenin yerine yalnızca basitler vardır. Fiziksel bir sandalye söz konusu ise bu sandalye atomlar, temel parçacıklar, kuantum alanları gibi bileşenlerden oluşur. Nesnelerin insan icadı olduğunu savunan biri olarak bu bilimsel gerçeği hesaba katarsam geriye tek seçenek kalıyor:

van Inwagen kadar ileri gidip tekil nesneler yoktur demeyeceğim. Oysa belli ki tekil fiziksel nesneler yoktur. Sadece karmaşık fiziksel nesneler vardır. Evrenselciler hâlâ kıkırdıyor sanırım. 😉 O zaman sandalye nesnesi ve sandalye gerçeği nedir? Geçici olarak insanlığın sandalye tanımına uygun olarak bir araya gelen basitlere sandalye denir. Nesneler bağlamsal ve bağlamlar da nesneyse o zaman bağlamlar da bileşenlerden oluşur. Şimdi dikkat! Nesneler bağlamlardan oluşuyor ve nesneleri insanlar uyduruyorsa o zaman bağlamlar da insan zihninin bir ürünüdür. Oysa bağlamlar basit bileşenlerden oluşmaz. Tersine tekil bağlamların imkansız olduğunu söylemek zorundayım.

Neden mi?

Tekil fiziksel nesneler olamayacağına benzer bir sebepten. İnsan bilinci bilinçsiz beyinden çıkıyor ama bilincimiz bilişsel faaliyetlerimizden kısmen bağımsızdır. Beynimizin an be an nasıl işlediğini, nöronların teker teker ne tür sinyaller gönderdiğini fark edemeyiz çünkü… Öyleyse zihin VE bilinç türedi nesnelerdir; yani karmaşık nesnelerdir. Zihnin üreteceği bağlamlar da karmaşık nesneler olacaktır. Descartes’ın düşünüyorum, öyleyse varım sözünün dolaysız sonucu budur.

van Inwagen bunu şöyle anlatıyor: Sandalye yerine sadece atomlar gibi basitler vardır ama insanlar var olduklarına inanırlar. Bir şeyin var olmadan var olduğuna inanması dijital avatar bile olsa imkansız olduğundan insanlar vardır! van Inwagen daha ileri giderek bu mantıkla tüm canlılar gerçektir der. Ben daha da ileri giderek diyeceğim ki sadece canlılar gerçek değildir. Bir gün kendi varlığının farkında olan yapay zeka gelişirse etten kandan olmayan yazılım olsa bile o da gerçek olacaktır. Şimdi geriye iki soru kaldı: Sandalye gerçek midir (ana sorumuz) ve fiziksel olmayan tekil nesneler var mı?

İlgili yazı: Güneşimiz Nasıl Isı ve Işık Saçıyor?

 

Varlık felsefesi ve örgencilik

van Inwagen ve yandaşlarına göre, canlı örgenlerin (organizmalar) parçası olan basitler, aynı zamanda onların bünyesini (metabolizma) oluşturuyor ve canlıların yaşamasını sağlıyorsa ilginç bir durum ortaya çıkar. Yaşamak için yemek yeriz ve su içeriz. Besinler geçici olarak bünyemiz ve bedenimizin bir parçası olur. Ayrıca tuvalet ihtiyacımızı gideririz; yani bazı basitler (atomlar vb). bize katılır ve bazıları dışarı atılır ki buna solunum yapmakla terlemek de dahildir. Canlılar buna rağmen bireysel nesne olma özelliğini korur (buna nesneler sayılabilir mi ve tekil nesneler var mı sorusuyla geri geleceğim).

Bu tür örgenlik denizdeki dalgaların geçici olarak üst üste binmesinden farklıdır. Bu tür örgenlik dalgaların yapıcı veya yıkıcı girişim yapmasından farklıdır. Basitçe berbere gidip saç tıraşı olsanız da siz siz olarak kalırsınız. Ahmet olmaktan çıkıp Ayşe’ye dönüşemezsiniz. Felsefede bu görüşe gayet anlaşılır şekilde ÖRGENCİLİK, organizmacılık (organicism) denir. (Güzel Türkçem!). Maalesef örgencilikteki bu tanıma cansız giysileriniz girmez. Öyleyse siz varsınız ama giysileriniz yok. Kral/kraliçe çıplak! Örgencileri neyin var ve gerçek olduğunda katı bulduysanız YOKÇULUĞA (nihilizm) bayılacaksınız!

İlgili yazı: 18 Ayda Nasıl 24 Kilo Verdim?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve yokçuluk

Yokçular öyle sanıldığı gibi hiçbir şeyin var olmadığına inanmazlar. Bunun yerine basitlerden başka bir şey olmadığına inanırlar. Yokçulara göre fiziksel olsun olmasın, tekil olsun olmasın, basit veya karmaşık olsun olmasın hiçbir nesne ve bağlam yoktur! Siz de yoksunuz. Sadece basitler var. Bir anlamda doğru ama bence sadece bir anlamda; çünkü düşünüyorum öyleyse varım. Öyleyse sil baştan yukarıdaki birkaç sayfa! Madem insanlar ve insan zihni var, öyleyse zihnin ürünü nesnelerle bağlamlar da var.  Gerçi varoluşun şartını insan zihnine bağlamak aşırı olur. Öyle ya, evren insanlardan önce de vardı! Oysa bizim algılayıp bilebildiğimiz tek varoluş zihnimizdeki nesnelerdir, bildiğimizi biliriz dersek bu yerine oturur.  Peki ya yokçuların yanıldığı, katılmadığım nokta nedir?

Varlık felsefesi ve söndürmeciler

Oturduğunuz sandalyenin atomlardan oluştuğu halde var olmadığını düşünmek sağduyuya aykırıdır. Gerçi sıradan nesneler olmadığını öne süren filozoflar için sağduyunun da bir anlamı yok. Oysa bu bizi adcı Ockham’ın Usturasına geri getiriyor. Kavramları ve detayları gereksiz yere karmaşıklaştırmayalım. SÖNDÜRMECİLER yukarıda sözünü ettiğim bütün akımları, özellikle de örgencilerle yokçuların görüşlerini saçma bulur. Sonuç olarak tüm bu görüşler insanların sandalye olarak anlamlandırdığı şekilde bir araya gelen basitler olduğunu kabul eder. Öyleyse sandalyenin fiziksel nesne olup olmadığı bir yana, tüm akımlar sandalyenin var olduğunda anlaşır. Bunu söylemiştim. Hatta:

Son paragrafı dikkatle bir daha okursanız sizin de bir söndürmeci olduğunuzu fark edebilirsiniz. Kavramların sayısını şişirip kavram enflasyonu yaratmayalım. Bu balonu söndürelim yaklaşımı olarak özetleyeceğimiz bu görüş, sağduyulu olduğu için toplumda yaygındır. Ben sadece adını belirttim. Öyleyse asıl soru sandalye diye bir fiziksel nesne olup olmadığı sorusudur. Tekil nesneler var mı, yoksa sadece karmaşık nesneler mi var? Peki bunların fiziksel bileşenleri var mı? Demek ki bu soru gerçekliğin ne olduğu sorusudur. Gerçeklik var mı ve varsa fiziksel gerçeklik var mı?

İlgili yazı: Güneş Nasıl Sönecek ve Beyaz Cüce Olacak?

 

Varlık felsefesi ve aşırı belirleme

Yokçuların nesneler yoktur, sadece basitler vardır derken düştüğü hata; bütün, parçalar toplamından fazladır önermesiyle çelişmektir. Şöyle düşünün… Sandalyeler vardır ve bunlar hem işlevsel hem de anatomik olarak insan kullanımına uygundur. Dolayısıyla sandalye bilinçsiz bir varlık olsa da işlevsel olarak insanla etkileşim kurar. Oysa onu oluşturan atomlar insanla işlevsel değil, fiziksel olarak etkileşim kurar. Buna karşın sandalye basitlerden oluşur. Peki basitler ne zaman sandalye nesnesine dönüşür? Belirli bir atom sayısını aşıp sandalyeye şeklini verecek kadar çoğaldığı zaman mı?

Bu sebeple “sandalyeler yoktur, atomlar vardır” demek felsefede AŞIRI BELİRLENİMCİLİK (overdeterminism) sorununa yol açar. Ayrıca sandalyenin fiziksel nesne olması da zordur; çünkü insanlarla işlevsel etkileşime girer. Tekrar ediyorum, onu oluşturan atomlar sadece fiziksel olarak etkileşime girer. Bu bağlamda gerçeklik nedir sorusuna geçelim. Öyle toparlamak daha kolay olacak. Fizik biliminde fiziksel gerçekliğe inanırız. Adı fizik! Hatta zihnimizdeki inanışlarla gerçekleri ayırmak için deney ve gözlemler yaparız. Böylece doğanın bize aklımıza gelmeyen cevaplar vermesini sağlarız.

Sadece fizik değil, tüm bilim DENEYSEL (ampirik) ve AYGITSALDIR (enstrümantalist). Sanırım aygıtsallığı işlevsellik ve amaçlılığa da (teleoloji?) bağlamak gerekir ama gözlemcinin fiziksel gerçeklikteki rolünü çok yazdım. Yalnız burada bilimden yardım aldığıma dikkat edin. Bilimin böyle bir avantajı vardır. Bilim evrendeki her şeyi açıklayamaz ama neyin fiziksel gerçeklik taşıdığını ayırt eder. Dolayısıyla bir tek bilim, bizi boş inançlar ve yanlış görüşlerden, kanılardan uzak tutar. Bilimsel eleştiri gerçeklikle ilgilendiğinden, tutarlılıkla yetinen felsefi eleştiriden üstündür. Bilim bize fiziksel gerçeklik olduğunu söyler. Bu cepte dursun. Peki bir sandalye ne zaman ortaya çıkar?

İlgili yazı: Evren Gerçekten Ne Kadar Büyük?

 

Ve ne zaman ortadan kalkar?

Bunun için AŞIRI SAYMA (overcounting) problemine bakalım. Bu yazıyı bir sandalyede yazıyorum. Peki kaç sandalye var? Bir sandalye milyar kere milyar kere milyar kere milyar atomdan oluşur. O zaman odamda tek bir sandalye mi var? Yoksa 1036 sandalye mi var? Diyeceksiniz ki öyle saçma şey mi olur? Tabii ki tek sandalye var. Oysa nesnelerin sınırlarını çizmeye çalışınca bulanıklaşırlar. Diyelim ki sandalyemin cilasını bıçakla az kazıdım. Sandalyem sandalye mi? Güzel! Biraz daha kazıyarak birkaç atom daha eksilttim. O da sandalye mi? Güzel. Daha çok kazıdım… Nereye gittiğimi anladınız.

Sandalyeler tekil fiziksel nesnelerse benim odamda ortalama 1036 sandalye var. Ben oturdukça sürtünen pantolonum sandalyeye atom ekliyor veya ondan atom eksiltiyor. Öte yandan, yazının başında sandalyelerin basit fiziksel bileşenlerden oluştuğunu söylemiştim. Söylediklerimi geri alıyorum! Tekil bileşenlerden oluşan nesneler (composites) şu atom kazıma meselesi yüzünden gereksiz karmaşıklık içerir. Hatta buna Sorites Paradoksu deriz. Tabii ki sandalyeden yeterince atom eksiltirsek veya sandalyeyi parçalarsak bir saatten sonra o sandalye olmaktan çıkacaktır.

Varlık felsefesi ve fizik

Diğer yandan sandalyeyi böyle düşünümeyiz. Mesela bir bacağını söksem sandalye olarak kalır mı? İki bacak? Kırık sandalye olarak kalır. Peki hangi aşamada sandalye bir sandalye olmaktan çıkar? Yine de sandalye var mı? Var. Öyleyse tekil fiziksel nesne olamaz. Burada gerçeklik var mı sorusuna geri dönelim. Öyle anlaşılıyor ki evrende fiziksel gerçeklik vardır. Oysa biz bu gerçekliği birebir algılayıp bilemeyiz. Daha temel parçacıkların ne olduğunu bilmiyoruz! Öyleyse iki gerçeklik var: İnsan zihniyle onun algılayıp yarattığı gerçeklik VE fiziksel gerçeklik. Zaten kuantum mekaniğinde bir şeyi değiştirmeden ölçemezsiniz diyen belirsizlik ilkesi bizi bunu kabullenmeye mecbur ediyor:

İlgili yazı: 5 Soruda Paralel Evrenler

 

Varlık felsefesi ve plastik kalabalıklar

Pekala… Buraya dek fiziksel nesneler olamayacağını gördük. Bizden bağımsız nesneler olamayacağı gibi fiziksel nesneler de olamaz. FİZİKSEL ŞEYLER olabilir ama… Bu durumda geriye şu sorular kalıyor: Tekil nesneler ve karmaşık nesneler var mı? Nesneler başka nesnelerden oluşur mu? Dolayısıyla sonsuz karmaşıklıkta nesneler olabilir mi? Ve tabii birçok açıdan bu probleme saldırmış olsak da hâlâ kapı gibi ayakta duran sandalyeler gerçek mi sorusu var. Nesneleri belirlemeye çalışırsanız bulanıklaşırlar demiştik. Şimdi nesneleri sayabilir miyiz bağlamında bu sorunun üstüne gitmek istiyorum.

Sıradan nesnelerin kesin sınırlarını çizememek. bunların var olmadığı anlamına gelmez. At kavramının kesin sınırları yoktur ama atlar vardır… Tersine, bulanık, geçişli ve geçici sınırlar sıradan nesnelerin temel özelliğidir. Örneğin kalabalık kavramını ele alalım. Bir futbol stadında, sahada dağınık olarak duran 10 kişi kalabalık değildir. Aynı 10 kişi 20 metrekarelik bir odada çok kalabalık olacaktır. Demek ki nesneler PLASTİK’tir. Bu da nesnelerin sınırlarını koşullara bağlı olarak çizdiğimiz, değiştirdiğimiz anlamına gelir. Nitekim Peter Unger, Sorites Paradoksundan kurtulmanın tek yolunun nesnelerin şeylerden (stuff) meydana geldiğini kabul etmek olduğunu söylüyor. Oysa şeyler fiziksel olamaz dedik.

Bu sebeple şeyleri İngilizce things olarak da karşılayamayız; çünkü things tek tek şeylerden oluşan eşya anlamına geliyor. Stuff ise bir bardak su gibi sayılamaz bir kavram ve daha doğru bir terim:  Ne olduğu belirsiz, bulanık, dinamik, plastik şeyler…

Nedir bunlar? Bağlamlar tabii!

Bağlamların stuff olmasına, çocuklar için felsefe (P4C) eğitimlerinde çok kullanılan Theseus’un Gemisiyle örnek verelim. Theseus Atina’nın söylencesel kurucusudur. Bir kültür kahramanı olmak yerine gerçek kişiyse 2900 yıl önce, tunç çağında yaşamış olmalıdır. Elbette Theseus’in bir de gemisi var ve bu gemiyi yıllarca kullanmıştır. Gemi eskidikçe parçalarını değiştirirsiniz. Peki Theseus’un gemisi ne zaman eski gemi olmaktan çıkar ve yeni gemiye dönüşür? Parçaları tümüyle değiştiği zaman mı? Parçaların yarısından bir fazlası değişince mi?

İlgili yazı: İnternette teknik takip ve gözetimi önleme rehberi

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve Theseus’un gemisi

Şimdi bu paradoksa başka açıdan bakalım. Diyelim ki şakacı bir kürekçi, Theseus’un gemisinin bütün eski parçalarını alıyor ve bir depoda gemi halinde birleştiriyor. Böylece geminin eski haliyle Theseus’un kullandığı şimdiki hali aynı anda var oluyor. Peki hangisi Theseus’un gemisi? Yenisi mi? Eskisi mi? Theseus Paradoksunun birinci kısmını sandalyeden atom kazımak örneğinde anlatmıştım. Basitlerde aşırı sayma problemini tekrarlamaya gerek yok. Öte yandan şu eski ve yeni gemi bize nesnelerin bağlamlardan oluştuğunu söylüyor. Theseus Paradoksunu çözmenin yolu nedir?

İkisi de Theseus’un gemisidir. Biri eski gemisidir ve biri de yeni gemisidir ama ikisi de Theseus’undur. Burada iki nesneyi benzeten ve ayırt eden iki bağlam var. Eski ve yeni gemiyle bunların Theseus’un gemisi olması. Öte yandan sürekli parçaları yenilenen bir gemi ne zaman eski gemi olmaktan çıkar diye sormak hem anlamsızdır hem de bunu yanıtlamak imkansızdır. Peki bu neyi kanıtlar? Nesnelerin daha küçük bileşenlerden oluştuğu (composites) önermesinin, insan zihninin dünyayı anlamlandırmak için kullandığı bir kurgu olduğunu kanıtlar.

Siz de atomlardan oluşmuyorsunuz; çünkü siz örneğin Ahmet şeklinde bir atomlar koleksiyonu değilsiniz. Atomlar Ahmet’i oluşturmaz. İnsan zihninde Ahmet diye bir nesne var ve bunun fiziksel bileşeni olarak belirli bir atomlar koleksiyonu BİZ gösteriyoruz. Yine de bu fiziksel bir nesne değil; çünkü Ahmet’in tek tek hangi atomlardan oluştuğunu asla bilemeyiz ki bu sürekli değişir zaten… Öyleyse karmaşık nesneler yoktur. Sadece basit tekil nesneler vardır. Bunlar bağlamlardan oluşur ve değişkendir. Peki sıradan nesneler ile diğer nesneler arasındaki fark nedir?

İlgili yazı: Zamanda Yolculuk İçin Büyükbaba Paradoksu Çözüldü

 

Sıradan nesneler ve olağanüstü tanrı

Sıradan nesneler kalem ve kağıt gibi günlük hayattan bildiğimiz nesnelerdir. Bir de sıra dışı nesneler vardır. Örneğin kara delik, örneğin tanrı… Tanrı bir nesne olarak olağanüstü ve doğaüstüdür. Oysa kara delik doğal ama sıra dışıdır. Yalnız insan zihni sonsuz karmaşıklıkta nesneler üretemeyeceğine göre, zihnimizdeki tanrı nesnesi de yalın olmak zorundadır. Dinsel inancınız varsa sonlu karmaşıklıktaki evreni (evren nesnesini değil) sonsuz karmaşıklıktaki tanrı nasıl yarattı sorusunun yanıtını düşünebilirsiniz.

Ben sıradan nesnelerin var olduğuna inanıyorum. Aradaki ayrımları da yaptım ama tarafsızlık açısından Trenton Merricks’e değinelim. Merricks diyor ki sıradan nesnelerin var olduğu yanlış bir kanı ama neredeyse doğrudur. Peki sandalyeleri ne zaman sayabilirsiniz? Ancak tekil nesneler varsa sayabilirsiniz! Örneğin yemek masasının çevresinde 12 sandalye olsun; ama sandalyelerin atomlardan oluştuğunu söylerseniz çuvallarsınız. 12 x ortalama 1036 sandalye var… VE atomların parçacıklardan oluştuğundan bile emin değiliz! Peki sandalyeler gerçek mi? Whitehead’e geri dönelim:

Sandalyeler bizim zihnimize göre sandalye şeklinde bir araya gelen atomlardan oluşur. Demek ki bütün, parçalar toplamından fazladır. Öte yandan sandalyeler BİZİM ZİHNİMİZE GÖRE ATOMLARDAN OLUŞUR! Öyleyse bütün, parçalardan oluşur. Sandalyeler hem atomlardan oluşur hem de atomlardan farklıdır. Bu farkı insan koyar dedim. Bağlamların nesneleri ayırt etmenin tek yolu olduğunu belirttim. Oysa bağlamların da nesne olduğunu söyledim. Bu da bizi 1036 sandalye paradoksuna geri götürecektir! Demek ki nesnelerin bağlamlardan oluştuğunu söylemek yetmiyor. Bu yüzden yanıtını çoktan vermiş olduğumu sansanız da sandalyeler gerçek mi sorusunu henüz yanıtlamadım. Önce “Lanet Olası Federaller!” Pardon, cici Sorites Paradoksunu VARLIKBİLİMSEL OLARAK MASUM kavramlarla çözelim:

İlgili yazı: Titanic Enkazı 20 Yılda Yok Olacak

 

Masum varlık felsefesi

Varlıkbilimsel olarak masum kavramlar, Ockham’ın usturası adlı kavramsal yalınlaştırma ilkesine uygun kavramlardır. Mesela Amie Thomasson diyor ki bir buzdolabını ele alalım. Diyelim ki sevgiliniz buzdolabı boş mu diye soruyor. Açıp bakıyorsunuz boş ama köşede bir saç teli var. Şimdi hayatım buzdolabı dolu; çünkü içinde tek bir seç teli buldum derseniz saçma olur. Neden? Bağlamsal olarak saçma da ondan! Buzdolabının dolu olması amacına uygun şekilde gıda maddeleriyle dolu olmasıdır. Bazen kot pantolonu veya bir cesedi de buzdolabına koyup dolu diyebilirsiniz ama bağlam değişir.

Zaten doluluğun ölçütü saç teli olsa dolabın içindeki hava moleküllerini de doluluğa saymak gerekirdi. Ne yapıyoruz o zaman? Bağlamları da sadeleştiriyoruz. Bu durumda bağlamlar da tekil nesneler oluyor. Böylece hem kavram enflasyonunu önlüyor hem de tekil nesneler olduğunu gösteriyoruz. Sıradan nesnelerin basit nesneler olduğunu gösteriyoruz. Dahası evren ve karınca kolonisi gibi karmaşık nesnelerin de aslında tekil nesneler olduğunu gösteriyoruz. Çoklukta teklik diye gereksiz yere gizem yarattığımız kavramın son derece “sıradan” olduğunu da görüyoruz (Parmenideees!).

Oysa siz bunu hep yapıyorsunuz

Arkadaşınıza “buzdolabındaki ekmeği versene” dediğinizde ekmeğin kaç dilim veya gram olduğuna bakmıyorsunuz. Hatta biri size her seferinde kaç dilim ekmek istiyorsun diye sorsa belki “Getir masaya. Ben de bilmiyorum kaç dilim yiyeceğimi” dersiniz. Aynı şekilde bu yazının rengi ne diye sorsam ne yanıt vereceğinizi bilemezsiniz. Web sayfasının arka planı açısından beyazdır. Metin açısından siyahtır. Tema rengi mobil amp’de mavidir. Hatta ben bu yazıyı Office 365’te açık gri arka plan rengi üzerine siyah yazdım. Oysa bloga yüklerken içerik yönetim sisteminde beyaz üzerine koyu gri harfleri kullandım. Bunların hepsi bağlamdır. Oysa bağlam bir nesneyi tanımlamak çok yuvarlaktır.

Ne zaman bir arkadaşınıza ne demek istiyorsun anlamında ne alaka diye sorsanız ve o da şunu bunu demek istedim diye açıklama yapsa aslında sözlerin bağlamını soruyorsunuz. İşte Thomasson buna UYGULAMA KOŞULLARI (application conditions) diyor. Toparlayacak olursak: 1) Nesneler vardır. 2) Nesneler basit veya karmaşık hep tekildir. 3) Nesneler (şimdilik?) insan zihninin ürünüdür. 4) Nesneler bağlamlardan oluşur ve 5) bağlamlar da tekil nesnelerdir ama aslında bağlamlar uygulama koşullarıdır. Nesne ve bağlam enflasyonunu önlemenin yolu budur.

Ahlak ve varlık felsefesi

Yazının başında prensip sahibi olalım, etik değerlerimiz olsun ama yine de bunlar kişiye, topluma özgüdür derken bunu kastediyordum. Ahlak felsefesinde her davranışı kendi şartlarında düşünmek gerekir. Örneğin azgın bir pittbul köpek bir bebeği yaralarsa onu uyutmak gerekebilir. Oysa bu köpek ahlaksızlık yapmamıştır. Ahlaki değerler insana özgüdür. Keza insan öldürmek etik değildir ama özsavunma varsa ceza indirimi yapılabilir. Kant’ın evrensel ahlak ilkeleri ise maalesef yoktur. O zaman sandalye nedir? İnsan zihninin türe ortak uygulama koşullarıyla belirlenen bağlamlar uyarınca insan anatomisine uygun olarak oturma denilen insani işlevi yerine getirmeye yardım eden insan zihni nesnesine sandalye denir. Belki koltuk denir, kanepe denir? Hoppala! Sandalye nedir!?

İlgili yazı: Akıllı tozla telepatik internet nedir ve nasıl çalışır?

 

Lütfen saçınızı başınızı yolmayın

Şimdi diyeceksiniz ki “İsteseniz sandalyenin tanımını bu nesneyi koltuktan ayırt edecek şekilde yapabilirdiniz hocam.” Pek sanmıyorum. Sandalye ile koltuk arasındaki kesin ayrım nedir? Puf ile ayak sehpası arasındaki kesin ayrım nedir? Sandalyeyi ayırt etmekte kullandığımız bağlamlar mutlak veya sonlu sayıda değil ki bunlar sandalye nesnesini belirlemekte yeterli olsun! Bağlamların değişkenliği ve esnekliği de uygulama koşullarının plastisitesinden ileri gelir. Demek ki uygulama koşullarını doğru belirlemenin de bir yolunu bulmalıyız. Bu ne olabilir?

Bu her şeyden önce Whitehead’in eksik kaldığı noktadır. Bütün, parçalar toplamından fazladır. Oysa bu önerme bir nesneyi diğerinden ayırt etmeyi sağlamaz. Bizim de uygulama koşullarını belirlemek için ölçütler koymamız gerekiyor. Yoksa herkes sandalyeyi anlar ama teknik olarak bir türlü sandalyenin ayrımını yapamayız. Bir sandalyenin uygulama koşulları onun sandalye olması için GEREKEN ŞARTLARI BAĞLAYAN (entails) ÖLÇÜTLERDİR. Şartların bağlanmış haline ise gayet yaratıcı şekilde bağlam deriz.

Kısacası KOŞULLU GEREKLİLİK (entailment) farklı uygulama koşullarına dayalı olan farklı bağlamları birbirine bağlar. Bu, küçük bağlamlardan büyük bağlamlar üretmek değildir. O durumda yine bağlam enflasyonu olur. Bu bağlamları bileştirip yeni bağlamlar üretmektir. Sözün özü uygulama koşulları analiz yapmayı ve bunların birbirine bağlayan koşullu gereklilikler de sentez yapmayı sağlar. Böylece sandalyelerle koltukları pratikte ayırt edecek esnek ve işlevsel bağlamları buluruz. Böylelikle de Kant’ın sentetik (a posteriori) önermelerini yeniden keşfetmiş oluruz. Peki evren bir simülasyon mu?

İlgili yazı: SpaceX 4 Turisti Uzaya Gönderdi. Uzay Turizmi Nedir?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi ve simülasyon argümanı

Evren fiziksel basitlerden oluşur. Bunlar bildiğimiz kadarıyla temel parçacıklar ve kuantum alanlarıdır. Öte yandan Descartes’ın dediği gibi DÜŞÜNÜYORUM, ÖYLEYSE VARIM. Sıradan, basit ve karmaşık nesneler insan zihninin ürünü olduğuna göre, evrenin simülasyon olduğunu söylemek manasız olacaktır. Velev ki fiziksel şeyler simülasyon olsun. Benim düşüncelerim yine benim düşüncelerimdir. Bilgisayarda benzeştirilse de düşüncelerimin farkındalığı bana aittir. Bunu özgürlük problemi açısından ayrıca tartışırız ve tartıştık da ama düşünüyorsanız bir nesne olarak varsınız!

Bu sebeple nesnelerin sınırlarını çizmekteki belirsizlik zihnimizin yapısından, yetenek ve sınırlarından ileri gelir. Aynı zamanda zihnimizin ürünü olan dilin, düşünme biçimlerimizi koşullandırmasından ileri gelir. Bana inanın. İngilizler, İtalyanlar ve Türklerin farklı düşündüğünü üç dilde 23 yıl çeviri yapmış biri olarak biliyorum. Bir dil bir insan, iki dil iki insan ne demek sizce? Bu durumda gökbilimdeki yıldızlar da gerçektir ama zihnimizin ürünü olarak daha gerçektir. Bilinçsiz evren için madde öbeklerinden başka bir şey yoktur. Evrenin oturup nesneleri gezegen şudur, yıldız budur diye ayırdığını sanmıyorum.

Peki bu insan zihninin eksik olduğu anlamına mı gelir? Hayır! Evren bilinçsiz atom yığınlarından oluşuyor. Evrenin karaktersiz bir madde ve enerji yığını olmasını önleyen tek şey insan zihnidir. Sartre hayat anlamsız ve saçmadır ama sırf bu yüzden insanlar yaşama anlam verebilir derken bunu kastetmiştir. En iyisi biz sandalyelere geri dönelim ama yolda turna origamisine de uğrayalım; çünkü varlık felsefesindeki asalaklara bakacağız:

İlgili yazı: Türkiye’nin CERN’e Tam Üyelik Şansını Kaybetmesi Neden Beka Sorunu?

Plastik beyin esnektir ve öğrenir.

 

Sıradan nesneler nedir?

Buraya kadar nesnelerin basit veya karmaşık, hep tekil olduğunu söyledik. Hatta nesneleri 1 sandalye, 2 sandalye diye sayma imkanı buradan çıkar dedik. Sıra bu düşüncenin sonuçlarını göstermeye geldi. Mesela toplum! Toplum kaç kişidir? 3, 5, 1 milyon? Topluluk desek daha sayılır olurdu değil mi? Toplumun kaç kişi olduğu anlamsal açıdan önemli değildir ama istesek toplumdaki bireyleri sayarız. Aynı şey kağıttan turna için de geçerli. Kağıttan turna kağıt ve turnadan oluşur. Oysa bunları tek tek saymak, kağıttan turnaya anlam katmaz veya anlam eksiltmez. Kağıttan olduğunu bilmek yeterlidir. Öyle ya: Belki de turnayı iki kağıt parçasından yaptınız! Kağıttan turna bu sebeple asalak kavramdır.

Kağıttan turna öncelikle tümeldir. Kağıt ve turnanın tümlenmesiyle oluşur. Hatta işin içine origami yapanın katlama becerisi de girer. Demek ki kağıt turna tümel ve karmaşık bir kavram olarak kağıt ile turna nesnelerinin varlığını gerektirir. Onlarsız var olamaz. VARLIKBİLİMSEL OLARAK ASALAK (ontologically parasitic) kavram budur. Zaten başka türlü, uygulama koşullarını sandalye için doğru ölçütlerle koyamazdınız. Tanımsal ve işlevsel olarak yalnızca yeterli sayıda bağlam kullanarak sandalye nesnesi yaratamazdınız. Nesneleri tümelleyerek tekilleştirirsiniz. Çokluktan teklik üretirsiniz:

İlgili yazı: Büyük Patlamadan Kalan Kütleçekim Dalgaları Keşfedildi mi?

 

Sıradan kavramlar ve tümeller

Hocam bunları zaten söylemediniz mi derseniz, hayır. Yeni söylüyorum; çünkü size yeni bir önermem var: Basit ve karmaşık bütün nesneler tekildir VE sıradan nesnelerdir! Sıra dışı nesne yoktur. Günlük hayatta kara delik olmaması aslında onu sadece günlük hayatta olmamak açısından sıra dışı yapar. Tanrıyı ele alın. Tanım olarak sonsuz karmaşıklıktadır ama tanrı derken bütün bunları düşünmezsiniz. Sadece insandan üstün bir varlık düşünürsünüz. Tanrı var olsa da sonsuz karmaşıklıkta olsa da zihninizde tek kelimeyle ifade edebildiğiniz tekil bir nesnedir.

Felsefede sıradan derken adi ve bayağı demediğimize dikkat edin! Tanrı bizim zihnimizde sıradan bir nesne ve kavramdır; çünkü tek sözcükle ifade ederiz. Üstüne etraflıca düşünmeden, kutsal kitaplara başvurmadan tanrılığı sezgisel olarak tek seferde kavrarız. İnsandan üstün bir varlık. Hayal edilemeyecek kadar üstün. Hem müthiş bir şey anlatıyor hem de üstünlük hakkında hiçbir şey söylemiyor. Varlıkbilimsel açıdan asalak kavramlar olmasa bu tekleştirmeyi başaramazdık. Demek ki uygulama koşullarının her nesneye uygun ölçütlerini bulmak için varlıkbilimsel olarak asalak kavramları kullanıyoruz. Böylece her nesneye en uygun bağlamları yaratıp nesneleri tanımlıyoruz.

Şimdi anlıyor musunuz Ortaçağ’ın adcılık geleneği, modern çağın biçimciliği ve postmodernizmin göstergebilimine rağmen neden hâlâ kavramlardan vazgeçemiyoruz? İstediğiniz kadar nominalist olun. Zihninizde nesneler yaratmak için KAVRAMLARI (concept) adlandırmak zorundasınız. Nitekim concept, conception’la ilişkilidir. Bu da İngilizce yalnızca kavrayış demek değildir. Annenin gebe kalması ve dolaylı olarak kurgulamak, yaratmak, tasarlamak ve icat etmek anlamına gelir.

İki dil iki insan

Türkçe kavramak sözcüğü eksik bir terim. Bizden önce var olan ve bizden bağımsız olan bir şeyi anlamak anlamına geliyor. Tek tanrıcılığı kayıran bir önyargı bu. Oysa konsept terimi kavramların (nesnelerin) insan icadı olduğunu daha iyi gösteriyor. Anlamak için inanmıyoruz. İnanmak için anlıyoruz. Yine de a priori önermelerde (ön kabullerde) ikisini birden kullanıyoruz). Tüm nesneler tümellenerek tekleştirildiği için ve sezgisel olarak, yani üstüne düşünmeden de kavranabildiği için sıradandır. Belki diyeceksiniz ki “Peki kuantum dolanıklık? Bunu defalarca yazdınız hocam. Detaylara girmeden bunu öğrenemezdik.” Elbette ama bir kez öğrendikten sonra her seferinde detayları düşünmeden dolanıklığı kullanabilirsiniz. Bu yüzden tüm nesneler sıradandır. Bu işin bir de tekniği var tabii:

İlgili yazı: İnsan kanıyla Mars’ta beton ev yapacaklar!

 

Gerçek sandalyelerle düşünme tekniği

Bir nesneyi sandalye diye ortalama olarak kavramak, konunun detaylarına vakıf olacağınız anlamına gelmez. Oysa öğrenme sürecinde sandalye gibi basit bir kavramdan yola çıkmadan, bildiklerinizi kalıplara indirgemeden ayrıntılara da giremezsiniz. ÜSTÜNE DÜŞÜNEMEZSİNİZ (reflection). Michael Jubien bunun tekniğini de vermiştir. Sandalye gibi sıradan bir nesneyi, NESNEYE ODAKLANARAK (object fixation) üretiriz ki buna nesne saplantısı da diyebilirsiniz. Sonra sandalye sınıfına hangi mobilyaların gireceğini düşünürüz. Bu da tüm nesneler sıradandır demenin başka yoludur. Nesneye odaklanmak ÖZELLİK BASTIRMAYI (property repression) gerektirir. Buna özellik sınırlama da deriz.

Öyle ya! Taşa da oturabilirsiniz ama sandalye diyeceksiniz bunu sandalyeye oturmak olarak sınırlandırmak zorundasınız. Özellik bastırma gayet kullanışlı bir yöntemdir. Yalnız, paradokslar çıkınca (kaç sandalye var, Sorites Paradoksu, Theseus’un Gemisi) şunu unutmayın… Nesneler insan icadı, sıradan ve tekildir. Nesneler fiziksel değildir. Bunun da bir tekniği var ki ben de sizi yüzdük yüzdük kuyruğuna gelmişken yarı yolda bırakmayacağım. Bütün nesne ayırma koşulları ve bağlamlarını belirledikten sonra sandalye nesnesi, SANDALYE GİBİ OLAN ŞEY olacaktır (it is chair like).

Varlık felsefesi ve matematik

Bir de 2 artı 2 dört eder ( 2 + 2 is four). 2 artı 2 klasik aritmetikte her zaman 4 eder. Bu mutlaktır. Öte yandan “şu eşya sandalye gibi demek ki sandalye” derseniz buradaki “IS” aritmetiktekinden farklıdır. Öyle ki bu eşya sandalye gibi ama aslında koltuk da diyebilirsiniz! O sebeple sandalye gibi en sıradan nesnelerin fiziksel maddeden yapıldığını sanmak iki “IS” fiilini birbirine karıştırmaktır. Nitekim biz bir kavramı adlandırırken, örneğin sıcak kavramına sıcak derken kavramı bu isme sıkıştırırız. Adeta bilgisayar dosyası gibi sıkıştırırız. Oysa sıcak kavramı, sıcak bir günde terledim veya dudaklarım kurudu ya da ateşte elimi yaktım anlamına da gelir! Bu sebeple isimler kavramlara karşılık gelmez arkadaşlar:

İsimler kavramlara gönderme yapmaz, atıfta bulunmaz. Onları sadece kavramı ilgili bağlamlarda adlandırır. Bir adcı filozofun isimlerin içi boştur derken kastettiği budur. Merak etmeyin. Siz insan evladısınız. Bunu sezgisel olarak zaten yapıyorsunuz. Oysa inançlarda, felsefede ve teorilerde isimlerin kavramlara karşılık geldiğini düşünürseniz; yani ikisini bir tutarsanız hem yanlış kavramlar üretirsiniz hem de kavramlar (nesneler) enflasyonu yaparsınız. Örneğin büyük ne demektir? Büyük boy pizza, büyük adam, Büyük Türkiye, büyük ev… Hepsi ayrı şeydir. Bu sıfatla ismi karıştırmamak gibidir.

İlgili yazı: Kara delik kuasarlar galaksileri nasıl öldürüyor?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Öyleyse sandalyeler gerçektir!

Sandalyeler sadece insan icadı ve üretimi değildir. Sandalyeler aynı zamanda insan icadı nesnelerdir. Heidegger sanatı ve zanaatkarlığı techne ve poiesis; yani el yapımı yaratım, yapım ve üretim etkinliği olarak tanımlarken bunu kastetmiş olabilir. Alan Watts daha şairane söylüyor. Kovalar ve sandalyeler atomlardan yapılmamıştır. Atomlar tarafından gerçekleştirilir ve sahnelenirler. Shakespeare’in tüm dünya bir sahne demesi gibi evren de insan içermez. Evren evrimde türeyen insanlarla insanlaşır. Hem bizim zihnimizde oluştuğu hem de nesneler fiziksel olmasa da fiziksel şeylerden meydana geldiği için bu böyledir. Tıpkı zihnimizi barındıran VE üreten beyin gibi VE zihnimizin öz farkındalığıyla kendini yine yeniden üretmesi gibi. Öyleyse ben de ölünce toza dönerek toprağa dağılacak şey değilim.

Ben yaşam, ölüm, toz ve etrafa dağılan nesne, varlık ve oluşum. Oysa sıradan benzetmelerden anlayacağınız gibi kesinlikle bir şair değilim. 😊 Bu sebeple varlık yoktur, oluş vardır sözünü ve tersini saçma bulduğumu da artık itiraf edebilirim. Mademki nesneler insan icadı ama bunları bağlamlardan tümelleyerek tekleştiriyoruz; öyleyse varlık ve oluş değil, Sartre’ın dediği gibi sadece varoluş vardır. Parmenides ve Herakleitos ezelden beri birliktedir. Bu bağlamda sandalyeler fiziksel değil ve insan ürünü nesnelerdir ve sandalyeler vardır hem de son derece gerçektir!

İlgili yazı: 4 Kez Patlayan Süpernova Nedir?

Varlık-felsefesi-sandalyeler-gerçekten-var-mı

 

Varlık felsefesi için şimdilik sonsöz

Yine de insan algısının dışında (bağımsız demeyelim; çünkü aynı fiziksel ortamın parçasıyız) fiziksel gerçeklik olduğunu da söylemiştim. İşte o belirsizlik ilkesi, temel parçacıklar, kuantum alanları ve benzeridir. İşte onu matematikle gösteriyoruz; çünkü fizik matematikle işliyor. Hem de bizim esnek ve değişken nesnelerin tersine matematik gayet mutlaktır. Hatta fiziksel dinamizmi mutlak matematikle gösteririz. Peki bu da insan zihninin nesnel tekilleştirme yetisinin bir sonucu mudur?

Bir ipucu: Kuantum dünyasında nesnel gerçeklik yoktur. Oysa Kuantum Darwinizm, nesnel gerçekliğin ya da mekanizmasının fiziksel olarak nasıl ortaya çıktığını gösterir. Bir düşünür ve bilim yazarı olarak bu beni hayran bırakıyor. Nesnelerin fiziksel olmadığını biliyorum ama onları üretecek beyni ve zihni oluşturan fiziksel mekanizmayı görebiliyoruz. Nesnelerin insan icadı olmasına rağmen ve kanatlı at gibi her zaman fiziksel bir karşılığının olmamasına karşın, fiziksel gerçekliğin bir GÖRÜNGÜsü (fenomen) olduğunu da görüyoruz.

Demek varlık felsefesi bitmedi

Henüz bilmediğimiz şeyler anlamında gizem devam ediyor. Varlık felsefesi daha yeni başlıyor.  Siz de BU BAĞLAMDA matematik evrensel dil mi, yoksa insan icadı mı diye sorabilirsiniz. Sonsuzluk gerçek mi yoksa matematik kurgusu mu ve kara deliklerin merkezinde tekillik var mı diye merak edebilirsiniz. Karmaşık sayıların kuantum fiziği için gerekli olup olmadığını araştırarak Riemann hipoteziyle insan aklı her şeyi bilebilir mi sorusuna geçebilirsiniz.

Newton’ın Pi sayısını hesaplamasına bakıp matematikte çözüm bekleyen 4 problemi sihirli karelerle görebilirsiniz. Hızınızı alamayıp matematik nesneleri ve sanal parçacıkların fiziksel gerçeklik taşıma olasılığını inceleyebilirsiniz. İnsan bilincini kodlayıp bilgisayara aktarmak mümkün mü sorusuna da göz atabilirsiniz. Kısacası felsefe, matematik ve yapay zekayı sevebilirsiniz. Bilimle ve sağlıcakla kalın. 😊

Astronotlar 2035’te Mars’a sağ salim ulaşacak mı?


1Material Beings, Peter van Inwagen
2Ontology Made Easy, Thomasson
3The Concept of Identity, El Hirsch
4Objects and Persons, Trenton Merricks
5Ontology, Modality and the Fallacy of Reference, Michael Jubien
6Writing the Book of the World, Theodore Sider
7The Joyous Cosmology: Adventures in the Chemistry of Consciousness, Alan Watts

One Comment

Yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir