Özgür İrade Dediğimiz Şey Bir Yanılsama mı? >> GDO’lu beyin hücreleri üretildi, kontrol çipleri ve Yapay Zeka yolda

Genetiği değiştirilmiş organizmalar bugün hayatımızın ayrılmaz bir parçası: “Hormonlu” gıdalardan tutun da, ekildikten sonra tohum vermeyerek Türkiye’yi tarımda dışa bağımlı kılan GDO’lu tahıllara kadar her alanda, hepimiz kanserojen madde tehlikesiyle yaşıyoruz… Ancak, genetik müdahale sadece bitkilerle sınırlı bir konu değil. Bilim adamları şimdi de “GDO’lu beyin hücreleri” geliştirdiler!

 

 

Peki, bu araştırmaların amacı ne? Beynimize kontrol çipi takmak mı? 

Bilim adamları elbette kötü niyetli değil. Nöronlar üzerinde yapılan araştırmalar, Alzheimer’den bunamaya kadar büyükannelerimizin hayatını etkileyen birçok hastalığa çare olabilir ve trafik kazasında bitkisel hayata giren hastaları yaşama döndürebilir. Hatta beynimizi, aslında “kişiliğimizi” yeni bedenlere kopyalayarak ölümsüzlüğü elde etmemizi sağlayabilir…

 

Washington Üniversitesi GAO LAB araştırmacıları ve nörobiyoloji uzmanı Dr. Denis Jabaudon, hayvanlar üzerinde yaptıkları deneylerde, beyin hücrelerini (nöronlar) genetik olarak değiştirmek için yeni bir yöntem geliştirdiler.

GDO’lu beyin hücreleri, “sinir ağları yoluyla” beyin kabuğundaki farklı bölgelere ve daha önce ilişkide olmadıkları diğer nöronlara bağlanıyor. Bu şekilde genetiği değiştirilen nöronlar, gelecekte beynin “düşünme süreçlerini” de değiştirebilecek.

 

Her şey bir YouTube videosu ile başladı

Bu yazının konusu yaklaşık iki ay önce, YouTube’da bulduğum bir konferans videosunu izledikten sonra ortaya çıktı.

Amerika’daki konferansı ünlü kuantum fizikçi ve evrenbilimci (kozmolog) Lawrence Krauss düzenlemiş ve ikili sohbete, Darwinci evrim biyologu Richard Dawkins’i davet etmişti. Konferansın konusu elbette ki “Tanrı var mı, yok mu?” sorusuydu (Dawkins, Tanrı Yanılgısı adlı kitabıyla tanınmaktadır).

Ancak benim ilgimi çeken nokta, konferansın sonunda dinleyicilerden birinin sorduğu soruydu: “Özgür irade var mıdır?” diye sordu konuklardan biri… Richard Dawkins de tutarlı bir ateist olarak soruya net bir cevap verdi: “Özgür irade yoktur, özgür irade bir illüzyondan ibarettir.”

Özgür irade gerçekten bir yanılsama mıdır? İnsanlar aslında kendi kararlarını veremeyen, kendi tercihlerini yapamayan otomatik makineler midir? İnanmak veya inanmamak gibi tercihlerimizin bir anlamı yok mudur? Yoksa bizler kendini bilinçli zanneden organik robotlar mıyız?

 

Felsefe açısından sorarsak:

İnsan iradesi dediğimiz şey, örneğin kırmızı rengi veya bir kadını sevmek ya da “sevmemek”; kuantum fiziğine göre maddeyi oluşturan parçacıkların fiziksel etkileşiminin rastlantısal ve istatistiksel bir sonucu mudur? İrade sadece bu mudur? Bir yanılgı mıdır?

 

Özgür irade vardır!

En azından sağduyumuz bize böyle söylüyor: Birimiz kereviz sever, birimiz havuç sever… Herkes aynı kadınlardan veya aynı erkeklerden hoşlanmaz. Dini, siyasi görüşlerimiz farklıdır. İlgi alanlarımız, anne-babalarımız, giyim zevkimiz, moda anlayışımız…

 

 

Gerçekten de sağduyulu bir insanın ilk tepkisi şu olurdu:

Özgür iradesi olmayan bir insan kendi seçimlerini yapamaz. Özgür iradesi olmayan bir insanın kendine ait bir fikri de olamaz… Ve Tanrı’ya inanmak veya inanmamak gibi bir fikir beyan edemez. İradesi olmayan bir insan, ben varım ve benim adım Kozan bile diyemez!

Peki gerçekten öyle mi? Bu sorular çok derin sorular ve bunların cevabını tam olarak kimse bilmiyor ama yeni bilimsel gelişmeler ışığında, hem felsefi açıdan hem de bilimsel açıdan, özgür irade konusunda bazı somut şeyler söyleyebiliriz.

 

Örneğin…

 

…Yazının başında gördüğünüz gibi, bilim adamları, beyin hücrelerini genetik olarak değiştiriyor ve hücrelerin beyinde farklı bağlantılar kurmasını sağlıyor.

Biz de biliyoruz ki düşünme tarzımız, kafa yapımız, kişiliğimiz, benliğimiz, duygularımız, inançlarımız… Kısacası bizi insan yapan her şey, beynimizdeki hücrelerinin düzenine, müzikteki ifadesiyle aranjmanına bağlıdır.

 

Beyin hücrelerimiz birbiriyle farklı bağlantılar kursa, bizler de farklı mizaca sahip farklı insanlar olurduk. Üstelik bununla kalmıyor: Hatıralarımız da beynimizde protein molekülleri halinde saklanıyor. Nöronların bağlantıları değişse, beynimize kayıtlı anılar da değişirdi. Başka bir geçmişimiz, başka anlarımız olurdu!

Bu gerçeğin ışığında şu sonuca varabiliriz: İnsan beyninin düşüncelerimizi, duygularımızı ve psikolojimizi nörobiyilojik VE fiziksel süreçlerle üretmesi, Özgür İrademiz olmadığı anlamına “gelmez”.

 

Gelmez çünkü kırmızı rengi sevip sevmemek beynimizdeki fiziksel bir düşünce süreci olmakla birlikte; bu tercihin kendisi, yani bizim için anlamı, “fiziksel değil” metafizik bir gerçektir. Tercihe bağlı bir durumdur.

Yoksa yine fiziksel süreçlere tabi olan sıradan bir tahtadan, bir demir parçasından hiçbir farkımız olmazdı. Oysa demir parçaları düşünemiyor, aşık olamıyor veya bu yazıda olduğu gibi çetrefil konularla kafanızı şişiremiyor. Biz insanlar ise düşünen canlılarız.

Düşünce ve duyguların sihirli güçler olduğunu söylemiyorum… ama beynimiz biyolojik bir sistemdir ve bir kuantum fiziği sistemi olarak, aynı zamanda kendi kendini de etkileyebilen, belirleyebilen yarı determinist bir yapıdır.

 

Örneğin siz futbol severseniz, maça gidersiniz, maç anılarınız vardır. Ben Yıldız Savaşları severim, online video oyunları oynarım, çok güzel multiplayer hatıralarım vardır. Bu da kişisel tercihlerimizin, beynimizdeki düşünceleri fiziksel etkileşimlere dayalı bir tür geri besleme ile etkilediğini gösteriyor.

 

Kısacası sadece şans faktörü değil, kendi tercihlerimiz de nasıl bir insan olduğumuzu, nasıl bir hayat yaşadığımızı belirliyor.

Aşağıda GDO’lu nöronlar, Yapay Zeka ve bitkisel hayata giren hastaların tedavi edilmesi konularına değinirken, bu noktayı gösteren örnekler vereceğim. Ancak, özgür irade bir yanılgıdan ibaret olsa bile, Yapay Zeka hakkında söyleyeceklerimizin “insan iradesinin” ne olduğu hakkında size bir fikir vereceğini umuyorum.

 

elderly460Yaşlılık tedavisi var, ölümün tedavisi yok!

Bir gün kök hücre tedavisi ile organlarımızı gençlik çağında olduğu gibi yenileyip ölümsüzlüğe kavuşacağız… Ama bu sadece bedenimizin gençleşmesi, yaşlanmaktan kurtulması ve ölümsüz olması anlamına geliyor.

 

Oysa beyin hücrelerimizi gençleştirmek ve yenilemek imkansızdır!

 

Bütün kişiliğimiz, benliğimiz, anılarımız mevcut beyin hücrelerimizde yaratılıyor ve depolanıyor. Hücrelerimizi yenilemek demek; bütün bildiklerimizi, hayattaki bütün tecrübelerimizi unutmak demektir.

Hücrelerimizi kök hücrelerden yeni nöronlar yaratarak yenileseydik, dünyaya yeni doğan bir bebeğin masum ve deneyimsiz gözleriyle bakardık: İş yapmayı, konuşmayı hep unuturduk… Çocuklarımızı ve torunlarımızı görsek tanımaz ve ihtiyarlıkta bunayan insanlara benzerdik.

 

Öyleyse beynimizdeki hatıraları bilgisayara kaydedelim ve hiç unutmayalım!

 

Tabii, yepyeni bir beden klonlayalım: Bu bedendeki genç ve taze beyne kendi beynimizin bilgisayar kaydını kopyalayalım! Tıpkı Arnold Schwarzenegger’in Altıncı gün filminde olduğu gibi…

 

 

Ancak bunu yapamayız: Çünkü benliğimiz, kişiliğimiz sadece hatıralardan oluşmuyor.

 

Beynimiz her an aktif bir organdır. Öyle ki beynimde saklanan anıları alıp bir bilgisayara kaydetseniz ve sonra da “içi boş” yeni bir beyne aktarsanız, o kişi ben olmam.

Anılarımı kopyalayabilirsiniz ama düşüncelerimi, beynimdeki aktif “bilişsel süreçleri” kopyalayamazsınız (Beynimdeki bütün atomaltı parçacıkları kaydetmek anlamında kusursuz, birebir kopyalama ise, kuantum fiziğindeki Heisenberg’in Belirsizlik İlkesine göre imkansızdır).

 

GDO’lu nöronlar bu imkansızlığı aşmamıza yardımcı olabilir mi?

Bilim adamlarının nöronların genetik yapısını değiştirmesiyle ilgili haber de bu ihtimal yüzünden, yani insanların beynindeki düşünceleri genetik müdahale yoluyla değiştirme potansiyeli yüzünden ilgimi çekti.

Kendime dedim ki, beynimiz sadece pasif kayıtlar ve hatıralardan ibaret değilse, belki de beynimizi birebir kopyalamamıza gerek yoktur. Bu sayede, GDO’lu nöron teknolojisi ile, beynimizi yeni ve taze bir beyne hiç değilse “yaklaşık olarak” kopyalayabiliriz.

 

Belki şu aşamada “insan karakterini ve düşünceleri değiştirmek” veya başka bir beyne aynen kopyalamak çok iddialı bir yorum olur, ama GDO’lu nöronların, araştırmacıların öngördüğünden çok daha önemli sonuçlar doğurduğu açık:

Beyin hücrelerinin bağlantılarını değiştirmeyi öğrenirsek; yeni klonlanan veya 3 boyutlu printerda basılan “taze bir insan vücuduna” yalnızca hatıralarımızı değil, “kafa yapımızı, huylarımızı, duygularımızı ve fikirlerimizi” de kopyalayabiliriz.

 

Madem öyle GDO’lu, nöronlar nasıl üretiliyor? Şimdi biraz detaya girebiliriz…

Memelilerde beynin dış katmanını oluşturan gri madde, altı tabakaya ayrılıyor ve her tabakada görme, işitme gibi alanlarda uzmanlaşan özel nöronlar bulunuyor. Dr. Denis Jabaudon, beyin kabuğundaki bu farklı katmanlarının gelişmesini kontrol eden genetik mekanizmaları anlamak istiyor.

Jabaudon’un ekibi, durumu açıklığa kavuşturmak için nöronların beyin kabuğundaki (korteks) katmanlara nasıl dağıldığını, beyin hücrelerinin görme, işitme gibi bilişsel süreçlerde nasıl uzmanlaştığını çözmeye karar verdi.

 

C2CAA889-979E-BACC-B8467A9CA1C4FA51_1Bu süreç biraz da kök hücre mantığına benziyor.

 

Zamanla gelişip fetüse ve daha sonra bebeğe dönüşecek olan bir embriyo, ilk aşamada yalnızca kök hücrelerden oluşur. Kök hücrelerin yapısal olarak birbirinden farkı yoktur, hepsi aynıdır. Ancak, her hücrede bulunan DNA (genetik kod), hormonlar ve salgılar üzerinden hücreleri kontrol ederek; kök hücrelerin bir kısmının karaciğer hücresi, bir kısmının kalp kası hücresi vb. olmasını sağlar.

 

 

Bilim adamları da insan beyninde aynı sürecin geçerli olduğunu düşünüyor.

 

Beyin kabuğundaki gri maddeyi oluşturan nöronların görme ve işitme gibi farklı alanlarda uzmanlaşmasını sağlayan genetik mekanizmaları belirlemek, insan beyninin nasıl çalıştığının anlamayı da kolaylaştıracaktır. Sonuçta bilinçli düşüncelerimizin saklandığı yer beyin kabuğudur.

GAO Lab ekibi bu amaçla özel genler tasarladı ve bu genleri nöronlara aşılamak için iyontoporasyon adlı yeni bir yöntem geliştirdi. İyontoporasyon yöntemi, “iyonize molekülleri” (bu durumda genleri) hücre zarından ve hücre çekirdeğinden mikroskobik gözenekler yoluyla geçirmek için kullanılıyor.

 

Bilim adamları, böylece olgun bir beyin hücresini başka tür bir beyin hücresine, GDO’lu bir nörona dönüştürmeyi başardılar. Bütün bu süreç, bebeklerin görmeyi nasıl öğrendiğini ve yetişkin bir siyasetçinin nasıl fikir yürüttüğünü anlamamıza yardımcı olacak.

(Tamam, günlük siyasetteki saçmalıklar, boş sözler, yalanlar ve hamaset yüzünden ülkemizdeki politikacıların mantığını asla anlayamayız ama insan beyninin nasıl geliştiğini anlayabiliriz 🙂 ).

 

GDO’lu nöronlar, araba kazasında beyin travması geçirenleri hayata döndürecek

Trafik kazalarında kafatası hasar alan birçok kişinin bitkisel hayata girdiğini biliyoruz. Bunların bir kısmının beyin ölümü gerçekleşiyor. Diğerleri ise, yıllarca komada kaldıktan sonra, bir gün aniden hayata gözlerini açıyor.

GDO’lu nöronlar, insanların geçici hafıza kaybına uğradığı durumlarda ve komadaki hastaları hayata döndürmekte kullanılabilir. GDO’lu nöronlar, beyin hasarına yol açan bir kazada, örneğin görme yetisini yitiren kişilerde, beyindeki farklı bir bölgenin görmeyi yeniden öğrenmesini sağlayabilir.

 

Siborglar, biyonik insanlar, beyindeki kontrol çipleri

Siborgları, makine adamları, Terminator filminden biliyoruz. Politikacılar da insanların beynine kontrol çipi takarak herkese istediğini yaptırmak isterdi değil mi? (Hollywood bu tür filmler de çekti).

Bugüne kadar insan beynine elektronik devre takmak mümkün olmadı. Çünkü silikon devreleri organik beyin hücrelerine bağlamak için, önce nöronların beyin kabuğundaki yerini değiştirmeyi öğrenmek gerekiyor. Böylece nöronlar, farklı bir şekilde düzenlenerek, insan beyninin organik devrelere entegre edilmesini sağlayabilir.

 

Biyonik insanların önü bir kez açıldıktan sonra, insanlığın sadece iki geleceği olacaktır:

 

Ya beynine kontrol çipi takılı olan ve özgür iradesini kullanamayan, özgür iradenin gerçekten de hayal olduğu bir zavallılar toplumuna dönüşeceğiz (George Orwell’ın 1984 romanındaki toplumdan daha faşist bir dünya imparatorluğu)…

Ki Richard Dawkins “özgür irade diye bir şey yoktur” derken, aslından bundan pek de farklı bir şey söylemediğini, her ikisinin de aynı kapıya çıktığını fark etmeli.

…Ya da organik süper bilgisayarlara dönüşerek, Stargate SG-1 bilimkurgu dizisindeki “Ascendant” insanlar gibi, teknolojik olarak “ereceğiz” (geleceğin En-el-Hak toplumunu şu yazıda ele aldım).

 

Ancak, GDO’lu nöronlar yalnızca makine adamların önünü açmayacak. Aynı zamanda, organik veya yarı organik devrelerle çalışan akıllı robotların ve bilgisayarların, yani Yapay Zekanın geliştirilmesini de kolaylaştıracak.

 

İnsan gibi düşünebilen bir robot üretmek (Yapay Zeka) insan beyninin nasıl çalıştığını da anlamamıza yardım edecektir.

 

Sonuçta Yapay Zeka geliştirirken insan beynini taklit ediyoruz ve insan beynini anlamadan beynimizi taklit etmek olanaksızdır. Gerçi ben Yapay Zekanın başka bir faydası daha olduğunu düşünüyorum: Yapay Zeka, insanoğlunun kendini anlamasını da sağlayabilir.

Kimiz biz? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Hayatın bir anlamı var mı? İnsan olarak ahlaklı davranabiliyoruz ama en büyük ahlaksızlıkları da yapabiliyoruz… Sevgi var, savaş var. Özgürlük var, zulüm var. Bilinç var, bilinçaltı var ve nihayetinde akıl var, duygular var… Aşk var!

 

Yapay Zekayı geliştirmek, insanın kendi ruhunda çıktığı bir yolculuktur

Popülist söylemler bir yana, bilgisayarları fabrikalarda ve savaş meydanlarında insanların yerini alsın diye geliştirmiyoruz. İdealimiz, akıllı bilgisayarların yaşam kalitemizi artırmasıdır. Robotların açlık, hayat pahalılığı gibi sorunları çözmemize yardımcı olması ve dünyaya bakış açımızı, ufkumuzu genişletmesidir…

 

Sonuçta teknoloji demek, insani sınırlamalarımızı aşmak için geliştirdiğimiz çözümler bütünüdür: Yük taşımak için tekerlekli araba yaptık. Vahşi hayvanları avlamak için ok ve yayı icat ettik. Uçmak için de uçak ve helikopterleri tasarladık.

Ancak, bir noktada sınırlarımızı aşmakta hep zorlandık… O da insani önyargılarımızdı, kendi sınırlı kafa yapımızla kendi önümüze diktiğimiz psikolojik engellerdi (tabular, boş inançlar, korkular, sabit fikirler, ırkçılık, ayrımcılık).

 

Akıllı bilgisayarlar hayatımızı zorlaştıran bu önyargıları aşmamızı sağlayabilir. Dünyaya farklı bir gözle bakmamızı sağlayabilir.

 

Yapay Zeka sadece robotlara değil, kendi çocuklarımıza, kendi çevremize daha insanca davranmamızı ve kendimizi daha iyi anlamamızı kolaylaştıracaktır. Tekrarlamakta fayda var: Yapay Zekayı geliştirmek için önce kendimizi tanımamız, kim olduğumuzu, insan zekasının ne olduğunu bilmemiz gerekiyor…

…Ve doğaya, insanlara hükmetmek gibi bencilliklerden vazgeçtiğimiz takdirde; sınırlarımızı aşmak yerine, sınırlarımızı genişletmeye çalışmamız gerektiğini anlayacağız. Doğayla uyum içinde yaşayabileceğimizi, biz insanların çevremizdeki doğanın bir parçası olduğunu nihayet fark edeceğiz.

Bu durumda, Yapay Zekayı da düşman gözüyle görmemize ve akıllı robotlardan bizden daha zeki oldukları için korkmamıza gerek kalmaz. Sadece süper bilgisayar hızında düşünen değil, aynı zamanda insani duyguları olan robotlar, Battlestar Galactica bilimkurgu dizisinde olduğu gibi, biz insanları asla yok etmeye çalışmayacaktır!

 

Bunun için hem yaratıcılığın hem de bütün kötülüklerin anası olan insani sınırlarımızı, zaaflarımızı aşmamız gerekiyor dedik ama nedir bu sınırlar?

 

Karmaşık problemleri çözmek, karmaşık işlerle uğraşmak: Bildiğim kadarıyla Türkiye’de çağrı merkezinde 3 yıl çalışanların tanıklığı mahkemelerde kabul edilmiyor, bu meslek insan beynine zarar veriyor!

 

Çünkü insanlar büyük miktarda veriyi bilgisayar hızında işleyemiyor. Örneğin otizm sendromu görülen bireyler veya fotoğraf hafızasına sahip kişiler dışında hiçbirimiz, yeni tanıdığımız 3-4 isimden fazlasını kolayca aklımızda tutamıyoruz. Biz bir şey üzerinde düşünürken biri dikkatimizi dağıtırsa kafamız karışıyor ve telefon numaralarını unutuveriyoruz.

 

Bunlar günlük hayattaki sınırlamalar fakat başka sınırlar da var…

Global ekonomide kalkınma modelleri tasarlamak, uçakları rüzgar tünelinde test etmek, hava tahminleri yapmak ve evrenin nasıl oluştuğunu anlamak için bilgisayar simülasyonları yapmamız gerekiyor.

 

Ancak, bunu sadece süper hızlı işlem yapan bilgisayarlarla yapamayız. Bizim soğuk ve sıcağın, siyahla beyazın dışında. “ılık” ve “gri”nin ne olduğunu anlayan bilgisayarlara da ihtiyacımız var. Hesap yapan bilgisayarları, insan gibi düşünen bilgisayarlara dönüştürmemiz gerekiyor.

 

Tecrübemizin sınırları: Lock’tan Hume’a, Kant’tan Heidegger’e ve Popper’dan Kuhn’a kadar son 250 yılda yaşamış başlıca filozoflar, insan olarak bu dünyadaki tecrübelerimizin öncelikle 5 duyuya; görme ve işitme gibi deneysel, empirik verilere dayandığını kabul etmişlerdir.

İster vahiy insin, ister biz keşfedelim, sadece tecrübe ettiğimiz şeyleri yaşabiliriz. Tecrübe ettiğimiz şeyleri bilebiliriz ve tecrübe ettiğimiz şeyler üzerine düşünebiliriz. (Vahiy söz konusu olduğunda bile, 5 duyu üzerinden hiçbir veri almamış olsak da, nihayet tecrübe edilen bir şeyi kastediyoruz. Bu tecrübeyi de 5 duyudan alışık olduğumuz ön kabul kalıplarına göre yorumluyoruz).

 

Düşünen bilgisayarlar bizi tecrübelerimizin dışına çıkaramaz ama tecrübelerimize “bilgisayar” ve “robot” gözüyle bakmamızı sağlayabilir.

Dünya dışı bir uygarlık keşfetseydik, uzaylılarla tanışsaydık kafa yapımız kim bilir nasıl değişirdi? En azından evrende yalnız olmadığımızı anlardık ve bu yaklaşım bize farklı bir bakış açısı kazandırırdı…

Robotlar da aslında biz insanların yarattığı “uzaylılardır”. Bu yüzden felsefe, bilim, ekonomi, hatta “bilgisayar sanatlarında” robotlardan öğreneceğimiz çok şey var.

 

Egomuzun, bencilliğimizin sınırları: Akıllı robotların kusursuz olacağına inanmıyorum. Gerçekten insani zekaya sahip bilgisayarların insani zaafları da olacaktır. Ancak, bizden daha hızlı düşünen bilgisayarlar, hayata farklı gözle bakan robotlar, kendi bencilliğimizi aşmamıza da yardımcı olabilir.

Bir gün insan beynini süper bilgisayar hızında düşünen ama insani özelliklerini koruyan bir kuantum bilgisayara dönüştürdüğümüzde, duygularımızı korumak, insanlığımızı kaybetmeden dönüşüm geçirmemizi kolaylaştırabilir (Şu yazıda anlattım: Gelecek – 5: Mikro Biyonik İnsanlar).

 

Duyularımızın sınırları: Köpekler kadar iyi koku alamayız, köpekler kadar iyi işitemeyiz, köpekbalıkları gibi sudaki balıkların kas dokusundaki elektrik sinyallerini algılayamayız veya kuşlar gibi, göç ederken dünyanın manyetik alanını hissedemeyiz.

Oysa elektron mikroskobundan plastik bomba aramakta kullanılan dijital koklayıcılara kadar, bizim yapamadığımızı yapan birçok cihaz geliştirdik. Bunları bilgisayarlara ve robotlara entegre ettiğimizde önümüzde yepyeni ufuklar açılacak.

 

Hatta bilgisayarlar ile robotlar arasındaki fark bile ortadan kalkabilir! Jabaudon’un GDO’lu nöronlara genetik müdahale araştırmaları başarıya ulaşırsa, insan beynini bilgisayara kaydedip yeni vücutlara kopyalamak mümkün olacaktır. İşte o zaman “yazılımı” gerçekten de donanımdan ayırmayı başarmış olacağız.

 

Örneğin, Mass Effect video oyununda olduğu gibi, akıllı yazılımlar veri merkezlerinde depolandığında buna “bilgisayar” diyeceğiz. Yazılımlar “mobil platformlara” yüklendiğinde (download) ise buna “robot” diyeceğiz.

Belki bir gün beynimizi vücudumuzdan ayırarak böyle bir özgürlüğe kavuşuruz. İşte bu aşamada insanlığımızı kaybetmemek için, Yapay Zeka geliştirme sürecinde, “kendi ruhumuzu” anlamamız önemli…

 

Ve ruhtan ne anladığımızın aslında önemi yok. İster ilahi ruh deyin, ister kişisel metafizik, ister yaşam koçluğu, ister bilgelik… Hiç fark etmez. Ateist olsanız da olmasanız da fark etmez, çünkü ateizm de bir tür metafiziktir, bir “inanmama” inancıdır.

Duyguların beyindeki fiziksel süreçlerden ortaya çıktığını ama bunlardan kısmen bağımsız bir metafizik gerçeklik olduğunu ve sadece fiziksel süreçlerin bilimsel tanımından ibaret olmadığını kabul etmek durumundayız.

Eğer kabul etmezsek ve özgür irade illüzyondur dersek, insan olarak nasıl da zavallı bir duruma düşeceğiz! Bizi biz yapan en büyük özelliğimizi reddedeceğiz. Felsefenin, sanatın, edebiyatın, hislerin bir anlamı kalmayacak… Yaratıcılığımızı elimizden alarak kendimizi soğuk makinelerle bir kılacağız ve bu kafayla geliştireceğimiz Yapay Zekanın bir gün bizi yok etmemesini umacağız. :/

 

Bu ifadelerin sanatsal anlatımlar olması sizi şaşırtmasın.

Sanat, felsefe ve bilimi birleştirerek onlardan daha fazla, aslında parçalar toplamından daha fazla bir bütün oluşturmamızın tek yoludur. O yüzden cümlelerimi bilerek böyle kuruyorum ama sanatın bu konudaki rolünü “Üçüncü Kültür” başlıklı ayrı bir yazıda ayrıca ele alacağım. Şimdilik şunu söylemekle yetinebilirim:

 

Jabaudon’un araştırmaları daha bir başlangıç. İnsanı ürküten ama aynı zamanda, insanı kaçınılmaz bir şekilde meraklandırarak kendine çeken, Femme Fatale (Fettan Kadın) tarzında cazibeli bir başlangıç!

 

4 Comments

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir