2100 ve sonrası: İnsanoğlunun 7 muhtemel geleceği veya 7 felaket senaryosu

Toz pembe masal dünyası mı, yoksa insanların canlı pillere dönüştüğü Matrix tarzı kıyamet dünyası mı? Bir teknoloji felsefesi yazısı…

 

Jules Verne’in eserlerini ve Uzay Yolu ile Yıldız Savaşları gibi “uzay operalarını” saymazsanız, insanoğlunun geleceği karanlıktır: Terminator’dan Battlestar Galactica’ya kadar, bilimkurgu yazarları ve gelecek bilimciler (fütüristler) geleceğe genellikle karamsar bakarlar ve 100 yıl sonrası için farklı felaket senaryoları öngörürler.

Her ne kadar 2006 yapımı Türk korku filmi Dabbe’den esinlenen Üsküdar Üniversitesi Rektörü Dr. Nevzat Tarhan gibi interneti bir kıyamet alameti olarak görmesem de, gelecekte bir tür kıyamet kopacağını söyleyenlere hak veriyorum: Bugün çevreyi kirletiyoruz, teknolojiyi insanları köleleştirmekte kullanıyoruz ve bütün uygarlığımızı yok edecek kitle imha silahları geliştiriyoruz (nükleer silahlar, virüsler, kimyasal silahlar, mayınlar ve reklamlar 🙂 )…

 

İnsanlar kendi kendini yok edecek mi?

Gelecekte ne olacağını kimse bilemez. Ben bu konuda iyimserler grubuna giriyorum. Bana göre insanoğlunun kendini koruma ve varlığını sürdürme dürtüsü öyle güçlüdür ki, insanlar asla kendini yok etmeyecektir. Nükleer savaş çıkmayacak veya gezegenimiz küresel ısınma nedeniyle, Venüs gibi aşırı sıcak bir “düdüklü tencere” dünyasına dönüşmeyecektir.

İnsanoğlu, 3B printerlar, metamateryaller, nanoteknoloji (mikrop veya molekül boyutundaki robotlar, devreler ve makineler), bulut bilişim, organ klonlama ya da 3B printerla “kırmızı et basma” gibi yöntemlerle, nüfus artışının ve çevre kirliliğinin üstesinden gelecektir. Bu yüzden internet kıyameti iddialarını gülümseyerek okuyorum. İnternetin sadece ve sadece özgür düşünemeyen kafaları özgürleştirdiğini ve bu nedenle de olsa olsa geri kalmışlığın kıyameti olacağını düşünüyorum.

 

Geleceklerden gelecek beğen

Geleceğin dünyasının daha güzel yaşanacak bir yer olacağına inanmamım bir sebebi daha var. Bu da kıyamet teriminin yan anlamından kaynaklanıyor: Kıyamet, hem bir son hem de yeni bir başlangıçtır. Bu yüzden de tekamül kavramıyla yakından alakalıdır. Tekamülü ise insanın sürekli kendini geliştirerek, iyileştirerek olgunlaşması, kemale ermesi olarak tanımlayabiliriz.

Ancak, bu blog öncelikle bir teknoloji blogu ve ben de konuyu hemen bilim-teknoloji mecrasına çekiyorum: Bu yazıda size insanoğlunun 2100 yılından sonra gerçekleşmesi beklenen 7 farklı muhtemel geleceğini anlatacağım.

Gelecekte uzaydaki gezegenlere yerleşip bir galaksi imparatorluğu mu kuracağız? Ruhumuzu bilgisayarlara kaydedip, makinelerin içindeki sanal dünyada ölümsüzlüğü mü yakalayacağız? Nietzsche’nin üstün insanı mı olacağız, yoksa DC çizgi romanlarının Superman’i gibi süper güçlere mi kavuşacağız?

Nükleer savaş sonrası bir Terminator dünyasında mı yaşayacağız? Yeryüzü bir cennet mi olacak, yoksa bana göre en kötü senaryo mu gerçekleşecek ve gelecekte aynen bugünü mü yaşayacağız?  Bugün olduğu gibi, gelecekte de beton yığını İstanbul’un pis havasında, gürültülü Pazartesi trafiğine mi çıkacağız?

 

Gelecek 1: Bugün neyse, gelecek de o

Biliyorum, biliyorum… Kesinlikle ümit ettiğimiz gelecek bu değil. İster kıyamet kopsun, ister yeryüzü cenneti kurulsun, içinde bulunduğumuz çağdan bıkmış durumdayız ve çocuklarımız için farklı bir gelecek istiyoruz. Ancak, bu mümkün olmayabilir. Gelecek, bugünkünden hiç farklı olmayabilir.

Özetle bu senaryoda yeni teknolojiler, yeni bir dünya yaratmayacaktır.

Mass Effect video oyununda veya Battlestar Galactica TV dizisinde olduğu gibi, uzaya yerleşsek bile açlık, yoksulluk, savaşlar, sefalet aynen devam edecektir. Hele Sir Martin Rees, Nick Bostrom ve Zamanın Kısa Tarihi’ni yazan ünlü bilim adamı Stephen Hawking var ki onlara göre, geleceğin dünyası diye bir dünya bile olmayacaktır!

Steven Spielberg’in Yapay Zeka filminde olduğu gibi, önümüzdeki 100 yıl içinde insan soyu tükenecektir. Çevre kirliliği ve savaşlar sonumuzu hazırlayacaktır. Bu konuda bilimkurgunun en iyimser yazarlarından Isaac Asimov bile, insanların uzaya yayılışını anlatan Nemesis adlı romanının son sayfasında, insanoğlu başka bir güneş sistemindeki ilk gezegenine yerleştiği zaman şunu yazmıştı:

“Şimdi ne olacaktı? Galaksi imparatorlukları mı? Bütün günahlar ve çılgınlıklar tek bir dünyadan milyonlarcasına mı yayılacaktı? Tüm kederler ve zorluklar korkunç bir şekide katlanarak artacak mıydı?”

 

Tarihin sonu

1992 yılında, siyaset bilimci Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son Adam adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta mevcut politik, teknolojik ve ekonomik durumun insanoğlunun macerasındaki son durak olduğunu söyledi.

Fukuyama elbette yanılıyordu. Tarih sona ermedi, tersine kaldığı yerden devam etti. Fukuyama, kapitalist söylemin ateşli bir temsilcisi olarak, kitabında Sovyetlerin çöküşünü ve kapitalizmin zaferini kutluyordu: “Bakın, kapitalizm kazandı. Tarih sona erdi. Bundan böyle Amerikan Barışı dünyayı saracak ve yeni devletlere, yeni rejimlere gerek kalmayacak. Batı Dünyası, insanoğlunun bütün sorunlarını çözecek” demeye getiriyordu kitabında…

Oysa ne oldu? 20 yıl önce Rusya’nın yaşadığı ekonomik yıkımı bugün Batı Avrupa ve ABD yaşıyor. Şimdi onlar krizde ve tarih durmadı; tersine, kaldığı yerden öngörülemez bir şekilde devam ediyor.

 

Tarih neden sona ermedi?

Fukuyama, felsefe tarihinin son sistematik filozofu Hegel’in (Alman İdealizmi ekolü) kötü bir taklitçisidir.  Aslında, 1807 yılında, Büyük Fatih Napolyon’la gücünün doruğunda iken tanışan Hegel, tarihin sona ermesi konusunu felsefesinde uzun uzadıya tartışmıştır.

Hegel özetle der ki “Kültür, insanın doğada hayatını idame ettirmek için geliştirdiği ve ürettiği çözümler bütünüdür”. Savaş da bir kültürdür, devlet de bir kültürdür, tahta kaşık da, at arabası da, lavabo da, dinler de, ahlak da… Hegel’e göre ancak bütün insanlar erdiği zaman, herkes kamil insan olduğu zaman, (yani yorumlarsak) herkes En-el-Hak dediği zaman tarih sona erecektir. Çünkü insanların bütün sorunlarının çözüldüğü bir dünya kurulursa, herkes mutlu olursa kimsenin yeni kültürler üretmesine, yeni devletler kurmasına, doğal kaynakları ele geçirmek için savaşmasına gerek kalmayacaktır.

İşte Fukuyama’nın kötü bir Hegel taklitçisi olarak kendini düşürdüğü komik durum bu. Bugün, böyle toz pembe bir dünyada yaşamıyoruz, açlık ve savaşlar sürüyor, ırkçılık da… İnsanoğlu olarak en basit problemlerimizi dahi henüz çözemedik (sosyal refah, eğitim, ifade özgürlüğü, fırsat eşitliği vb.). Dolayısıyla tarih de sona ermedi, tarih sürüyor.

 

İnsanoğlunun bir geleceği bile olmayabilir!

Eğer insanoğlu kendi kendini yok ederse, iyi ya da kötü, hiçbir geleceğimiz olmayacaktır. Matrix’te, Ajan Smith’in Neo’ya dediği gibi: “İşte bu yüzden Matrix bu şekilde yeniden tasarlandı, uygarlığınızın doruk noktası olarak… Sizin uygarlığınız diyorum, çünkü bizler sizin adınıza düşünmeye başladığımız zaman, aslında bizim uygarlığımız oldu. Bütün olup biten bu işte… Evrim, Morpheus evrim! Tıpkı dizorlar gibi… Pencereden bak: Sizin zamanınız geçti. Gelecek bizim dünyamız, Morpheus! Gelecek bizim zamanımız.”

Elbette Gelecek 1 teorisinde Ajan Smith’in yanıldığı bir nokta var: Evrim tekamül değildir. Evrim tekamülden farklıdır. Tekamülde insan sürekli iyiye doğru bir değişim geçirir, kendini geliştirir ve olgunlaşır. Evrimde ise “akıllı tasarım yoktur”.  Evrimin bir hedefi yoktur, evrim sürecinde sadece mevcut şartlara en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Dikkat edin; Gelecek 1 teorisi en iyiler, en güçlüler, en haklılar, en doğrular veya en kötüler hayatta kalır demiyor. Çevre şartlarına en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır diyor.

Gelecek 1 teorisine göre, sadece bugünkü şartlarda hayatta kalanların bir geleceği olacaktır. Bu gelecek iyi bir gelecek de olabilir, kötü bir gelecek de… Şahsi görüşüm: Sadece evrim geçirirsek, tekamül geçirmez ve kendimizi iyileştirmezsek sonumuz çok kötü olacak. Öyle ki Gelecekten gelecek beğen demek yerine, Asimov’un insan soyunu yok edecek olan doğal felaketleri anlatan kitabında yazdığı gibi (A Choice of Catastrophes), “felaketlerden felaket beğenmek” zorunda kalacağız.

 

Geleceğin bize ihtiyacı yok

Sun Microsystems’ın (2010’da Oracle satın aldı) kurucu ortağı Bill Joy da bunu söylüyor: “Bugün insanoğlunun hayatta olması, gelecekte de hayatta kalacağı anlamına gelmez. Ayağınızı denk alın” diyor Joy.

Bill Joy, 2004 yılında bu konuda bir kitap yazdı. “Neden Geleceğin Bize ihtiyacı Yok?” kitabında, bizi 21. yüzyılda geliştirilen teknolojilerin muhtemel kötü sonuçları hakkında uyarıyor. Nedir bu son derece tehlikeli olan, ölüm riski taşıyan yeni teknolojiler? Robotlar, genetik mühendislik ve nanoteknoloji… Joy, bu tehlikeli teknoljileri tek tek sıraladıktan sonra, bütün bu teknolojilerden vazgeçmemizi öneriyor (bir tür yeni Ludizm). Elimizdeki teknolojilerle yetinelim, çünkü yeni teknolojiler çok tehlikeli diyor.

 

Örneğin Yapay Zeka…

Neden bilimkurgu filmlerinde geliştirilen robotlar bir gün insana karşı gelip insanoğlunu yok ederler (Battlestar Galactica)? Çünkü süper hızlı düşünen, süper güçlü robotlar; insanoğlunu yetersiz bulacak, küçümseyecek, hatta Matrix’teki Ajan Smith gibi bizi zararlı bir virüs olarak görecektir.

Modern sanat felsefesinin kurucusu Hegel’i bu yüzden örnek verdim. Hegel’e göre üstün zeka sahibi olmak yetmez, insan olmak için aynı zamanda şefkatli ve vicdan sahibi olmak lazım. Geleceğin zeki robotları, bilgisayar gibi hızlı işlem yapmanın ötesinde, insan gibi hayal kuramazsa, sanat yapamazsa, elbette düz mantıkla bizi beğenmeyerek bütün insanları katledecektir. Tıpkı Amerikan İç Savaşı’nda kölelerin ayaklanması gibi…

Buradaki sorun şu: Amerikan İç Savaşında köleler de, efendiler de insandı. Akıllı robotlar ise insan olmayacaklar ve tersine, insanlıktan nasibini almamış olacaklardır! O yüzden bilim adamlarına bir tavsiyem var: Yapay Zekayı boşverin, robotlara “İnsan Zekası” kazandırmaya çalışın, yoksa halimiz harap: Terminator filmleri, Stargate SG-1 bilmirkurgu dizisindeki replikatörler gibi farklı felaket senaryoları yaşayabiliriz.

 

Gelecek 2: Yeşil Dünya

Bu kadar karamsarlık yeter, biraz da güzel geleceklerden bahsedelim. Çevre kirliliğinin olmadığı, beton yığını gökdelenlerin, pis kokan Kurbağalı Dere’nin olmadığı, tertemiz bir dünyayı anlatalım… Yeşil gelecekte bunu tartışacağız.

Yıldız Savaşları’ndaki Coruscant veya Asimov’un İmparatorluk romanlarındaki Trantor gezegenlerini biliyor musunuz? Bütün dünyanın, okyanus ve göllerin bile kilometrelerce yükseklikteki gökdelenlerle kaplandığı, tüm ağaçların kesildiği bu “şehir dünyalar” çevrebilimcilerin en büyük kabusudur. Oysa çevreyi korursak, çevre kirliliğini önlersek yemyeşil bir geleceğimiz olabilir.

Teknogayacılık gibi yeni fütürizm ekolleri (okulları, çığırları) böyle yeşil bir dünyadan söz ediyor. Teknogayacılık, dünyada çevre kirliliğini önlemek ve küresel ısınmayı durdurmak için teknolojinin modern olanaklarından yararlanmak anlamına geliyor.

Teknogayacılığa göre (Gaia yaşayan, canlı Dünya demek), geleceği kurtarmak için organik tarımı geliştirmek, organik meyve sebze satmak yetmez. Bu nüfus artışında, sırf doğayı baca dumanıyla kirletmeyeceğiz diye, babadan kalma yöntemlerle çevreyi koruyamayız.

Arkoloji (Sera Kentler), genetik mühendislik, “hormonlu” ama sağlıklı gıdalar lazım bize… Yoksa 7 milyar insanı salt organik tarımla beslemek imkansızdır. Bunun yerine, modern teknolojiyi kullanarak doğayı değiştirmemiz, ormanları evcil bahçelere dönüştürmemiz gerekir. Teknogayacılıkta çiçek dalında değil, saksıda güzeldir kısacası…

Bu sürdülebilir “Kardaşef (Kardashev) uygarlığında” yırtıcı hayvanları, kımıl zararlılarını, sivrisinekleri, tehlikeli virüs ve bakterileri ortadan kaldırabiliriz. Hava durumunu, iklimleri kontrol edebiliriz. Depremleri ve yanardağ patlamalarını durdurabiliriz. Ancak, teknogayacılığı sevmiyorum ben.

Teknogayacılık bana 19. yüzyıl modernizminin sırıtan yüzü gibi geliyor. Teknogayacılar, doğa ile barış içinde ve uyumlu yaşamayı (ki ilkel çağlardaki gibi bir lokma, bir hırka yaşamak ve deveye binmek değildir bu) doğaya hakim olmakla karıştırıyorlar. Bence başımıza ne geliyorsa, doğaya hükmetme saplantımızdan geliyor. Irmağa baraj kurmak yerine, ırmağı akışına bıraksak ama Mısırlıların yaptığı gibi bir ırmak taşma tarımı da geliştirsek, teknoloji ile tabiat arasındaki orta yolu bulabilir, insan ile tabiat arasında bir köprü kurabiliriz. Doğayla barışık olmaktan bunu anlıyorum.

Thomas Cole’s The Arcadian or Pastoral State, 1834.

 

Gelecek 3: Robot bakıcılar dünyası

İnsanlık kendini yönetmeyi, savaşı, açlığı, haksızlığı durdurmayı başaramıyorsa eğer, bizi akıllı robotlar yönetsin… Ve 20 yıl içinde hayatımıza girecek olan robot hasta bakıcılardan başlayarak, makine adamlar yeni annelerimiz-babalarımız olsun. Robotlar bizi korusun kollasın, bizim adımıza geleceğimize karar versin (Matrix’teki çocuklara şeker veren bir tür hayali Ajan Smith modeli).

Bu geleceği şöyle de tanımlayabiliriz: Biz insanlar melek gibi olamıyorsak eğer, istediğimiz gibi iyi yürekli, vicdanlı, şefkatli olamıyorsak; o zaman melek gibi robotlar üretelim ve onlar bizi kollasın, bizi kendimizden korusun. Isaac Asimov’un robot romanlarında olduğu gibi, Robot Daneel Olivaw’ın yaptığı gibi Robot Yasalarına uyan uslu robotlar, önümüzdeki 20 bin yıl boyunca insan türünün geleceğini yönetsin.

Bunu sanırım en iyi Richard Brautigan’ın şiiri anlatır bize:

 

Kurtuluşumuz Sevgi Böceği Robotların Gözetiminde

Memelilerin ve bilgisayarların bir arada yaşadığı,

Ve göğe uzanan arı su gibi,

Uyum içinde program tasarladığı,

Sibernetik bir çayır düşünüyorum,

(Bu hayal ne kadar çabuk gerçekleşirse o kadar iyi!)

 

Tıpkı tomurcuk açan çiçekler gibi geyiklerin,

Huzur içinde bilgisayarların yanından geçtiği,

Çamlar ve elekronik aletlerle dolu,

Sibernetik bir orman hayal ediyorum,

(Lütfen, hemen şimdi!)

 

Bütün angaryalarımızdan kurtulduğumuz,

Doğayla tekrar bütünleştiğimiz,

Memeli erkek ve kız kardeşlerimize geri döndüğümüz,

Ve kurtuluşumuz sevgi böceği robotların gözetiminde olduğumuz,

Sibernetik bir ekoloji hayal ediyorum (Evet, öyle olmalı!)

 

Gelecek 4: Kimsenin gitmediği yerlere gitmek…

Uzay Yolu dizisinin klasik açılış ifadesidir. Kaptan Kirk, yıldız gemisi Atılgan’la uzayda yol alırken, her bölümün başında bunu söyler. Aslında, bu gelecekte tüm galaksinin enerji kaynaklarını kullanan 3. Tip bir uygarlık kurmaktan söz ediyoruz. Oysa bugün 1. Tip uygarlık aşamasına bile gelmedik, yani kendi gezegenimizin kaynaklarını bile verimli olarak kullanamıyoruz.

İnsanoğlunun tek bir gezegende, Dünya’da yaşamasının en büyük avantajı, insan türünün bu gezegende yaşamaya alışkın olmasıdır. Biz bu gezegenin havasına, suyuna, sıcaklığına, iklimine, yerçekimine, bitki örtüsüne uyum sağladık.

Başka gezegenlerin tam olarak Dünya’ya benzemesi imkansızdır ama Dünya’nın da bir sorunu var: Dünyamız yedekli bir sistem değil… Nükleer savaş çıksa, dev bir göktaşı çarpsa, yerine koyacak bir “Bahçe Dünya” yok. Bunu, bütün yumurtaları tek sepete koymak şeklinde de tarif edebiriz. Oysa uzayda başka gezegenlere, özellikle de Dünya gibi “Bahçe Gezegenlere” yerleşirsek, bu sorunun önüne geçmiş oluruz.

 

Unutulan gerçek: Uzayı keşfetmek ile uzaya yerleşmek aynı şey değildir

Mars Derneği’nin başkanı Robert Zubrin, Mars Davası adlı kitabında bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Mars’a gitmekle Mars’a yerleşmek aynı şey değildir.” Gerçekten de Amerikalıların ataları, Amerika’da sürdürülebilir bir ekonomi kurmayı başaramasaydı, yani gidenler orada aç kalsaydı, bir gün herkes geri dönerdi.

İnsanoğlunun Dünya dışındaki gezegenlere yerleşmesi için de orada çalışıp para kazanacağı bir ekonomi kurması gerekiyor: Mars’a gittik diyelim. Ne yiyip içeceğiz? Nasıl ısınacağız? Ne alıp satacağız? Dünya’ya ne ihraç edeceğiz?

Ancak, bütün bu sorulardan önce, daha temel bir soru sormamız gerek: Gelecekte Dünya’da milyarlarca insanı zengin edecek global bir sosyal refah devleti kurarsak, açlık ve sefalet sona ererse, başka gezegenlere yerleşmemize gerek kalır mı? Mars’a gidip Kızıl Gezegeni keşfederiz ya da Uranüs’e turist göndeririz, tamam ama, Satürn’ün aylarından Titan’da bir kasaba kurup Titan’a göçmen gönderir miyiz?

 

Sanal gerçeklik ve zihin transferi

Bir de şunu düşünelim: Dünya’da rahatımız yerinde olsa bile, Güneş Sistemi bütün doğal kaynak ve enerji ihtiyacımızı karşılasa bile uzayı keşfetmek isteriz. Peki, uzayı keşfetmek için uzaya insan göndermek şart mıdır? İşte Dış Güneş Sistemini keşfeden 30-40 yıllık Pioneer ve Voyager araştırma sondaları… Bu araştırma uyduları çoktan Güneş Sistemi’ni terk etti.

Üstelik, Arnold Schwarzenegger’in 2000 yapımı Altıncı Gün filminde olduğu gibi, insan zihnini bilgisayara yükleme teknolojisini de geliştirebiliriz. Bunun toplumsal ve ekonomik sonuçları bir yana, uzay yolculuğu açısından büyük bir devrim olacağını tahmin edersiniz.

Yıldız Gemisi Atılgan veya İmparatorluk Sınıfı Yıldız Destroyeri gibi dev uzay gemileri yapmak yerine, kola kutusu büyüklüğünde robot sondalar üretebiliriz. Bunlar çok daha ucuz ve ekonomik olur… Ve belki de ışıktan hızlı gitmenin bir yolunu buluruz ama bu teknoloji sınırlıdır ve sadece el kadar küçük robotları uzaya ışıktan hızlı olarak gönderebiliriz, kim bilir?

Her durumda, zihinlerimizi bu kola kutularına yükler ve uzayı zihinlerimizle keşfetmeye başlarız. Bu minik gemiler bedenimizi değil ama beynimizi uzayın uzak köşelerine taşıyabilir… Ya da uzayı bu şekilde keşfetmeye hiç gerek kalmayabilir!

Belki molekül boyutunda mikroskobik robotlar yapar ve kum tanesinden bile küçük bu robotlardan milyarlar ve milyarlarcasını uzaya yollarız. Bu nanitler (nanometre boyundaki robotlar – metrenin milyarda biri) uzayı keşfederken yıldızların ve gezegenlerin detaylı resimlerini, video ve analiz sonuçlarını Dünya’da bekleyen bizlerin beynine sanal gerçeklik yoluyla (Matrix tarzı) aktarabilir.

Sonuç olarak, insanoğlu gelecekte asla Güneş Sistemi’nin dışına çıkmayabilir, asla yıldızların arasında seyahat etme ihtiyacı duymayabilir ama işte, bu da bir gelecek… Yıldız Savaşları tarzı bir uzay operası veya zihin yükleme, artık hangisini seçerseniz.

 

Gelecek 5 – Bir ben var benden içeri

Isaac Asimov’un Vakıf ve Dünya romanında dediği gibi, bütün bir gezegeni kayalarından çekirdeğine, magma tabakasından atmosferine, insanların vücudundan biyolojik atıklara kadar bir bütün halinde, dev bir depolama ünitesine, devasa bir veri merkezine dönüştürmek mümkündür.

Bu aynı zamanda bütün karaları, denizleri, yeraltı suları ile havayı kaplayan “akıllı toz”, yani milimetre boyundaki robotlar ve mikrop boyutundaki minik sensörler yardımıyla, Dünyamızı dev bir yaşayan gezegen haline getirmek anlamına geliyor.

Yaşayan gezegen Gaia’da insanlar birbiriyle sözlerle değil, konuşarak veya yazışarak değil, düşünce dalgalarıyla iletişim kuracaktır. Gelecekte, beynini bir başkasının zihnine açacak kadar cesur ve olgun insanlardan oluşan bir “ermişler topluluğunun” kurulduğunu düşünün. Asimov’a göre ideal toplum budur. Canlı gezegen Gaia’da yaşayan ermiş insanlar birbirlerini çok iyi anlayacakları için, iletişim sorunu, düşmanlık, kıskançlık problemi de olmayacaktır. Gaia asla kendine zarar vermeyecektir. Canlı gezegen Gaia bütün insanları korur, besler ve uzaylı istilalarına karşı korur.

Bugün Shell, HP’nin geliştirdiği milimetre boyundaki sensörlerle yeraltında ve okyanus kabuğunda doğalgaz arıyor. Amerikan ordusu Afgan arazisine özel sensörlerden oluşan “akıllı toz” serpiyor.

Demek ki bu gelecek sandığımızdan yakında ve dikkat ederseniz, bizi internete ve telepatik olarak birbirimize bağlayacak olan bu mikroskobik sensörler, bütün dünyayı dev bir Bulut Bilişim ağına dönüştürecektir. Çapı yaklaşık 6000 km olan Dünya gibi bir gezegenin bütün atomlarını veri depolamakta kullansak, sizce nasıl bir süper bilgisayar çıkar ortaya?

 

Canlı gezegen Gaia’dan En-el Hak toplumuna

Size basit bir formül vereceğim. Tümüyle hayal ürünü bir formül ama haydi spekülasyon yapalım!

Önce molekül boyunda, virüs boyunda milyarlarca robot üretelim. Sonra bu nanitleri (nanometre boyunda robotları) bir bardak suda kalsiyum tableti gibi eritelim. Ardından bu robotlu suyu içelim. Mikroskobik robotlar kılcal kan damarlarından geçerek beynimize ulaşsın ve beynimizdeki nöronlara (sinir hücrelerine) bağlansın. Böylece beynimizi elektromanyetik dalgalar aracılığıyla (kablosuz bağlantı) internete bağlayalım ve bu sayede telepatik güçler kazanarak, başkalarının aklından geçenleri okumaya başlayalım. İnsan gibi düşünelim ama telepati yoluyla, dostlarımızın beyinleriyle ışık hızında iletişim kuralım… Ve 100 yıl sonrasının süper bilgisayarları gibi ışık hızında düşünme kapasitesi kazanalım.

Bunun belki de insanı insan olmaktan çıkarıp, süper insanın da ötesinde, bambaşka bir varlığa (canlıya?) dönüştüreceğini tahmin edersiniz. Kendini tümüyle başka insanlara açan, mahremiyet ihtiyacı duymayan insanlardan oluşan, birey kavramının, kişisel gizlilik kavramının ortadan kalktığı bir Dünya…

Bu canlı süper bilgisayarlar dünyasında toplum bilinen anlamını yitirecektir, insanın kimliği korunsa bile bireyselliği kalmayacaktır. Aile, anne baba, toplumsal sınıflar, ekonomik yapı, savaş, devlet, topluluklar, seks, üreme, cinsellik, açlık… Bütün bu dürtüler, hedefler ve ihtiyaçlar köklü bir şekilde değişecektir. Acaba bu “Bilgisayar Ermişleri” dünyası nasıl bir gelecek olacaktır?

 

Mikro biyonik insanlar

Nanitler kaslarımıza Süpermen gücü ve refleksleri kazandırırsa, uzayda 20 dakika donmadan havasız kalabilirsek, okyanusun 1000 metre altında suda boğulmadan ve su basıncıyla ezilmeden yüzebilirsek, 8 saat boyunca yorulmadan saatte 20 kilometre hızla koşabilirsek, -40 derece Sibirya soğunda çıplak durabilirsek, her bir elimizde 50 kilo taşıyabilirsek, yaralarımızı kopan kertenkele kuyruğu gibi hızla iyileşebilirsek… Kısacası kanımızda, organlarımızda, dokularımızda ve beynimizde dolaşan molekül boyutundaki milyarlarca robot sayesinde bir tür mikroskobik biyonik adama dönüşürsek ne olacak? Bu insan bildiğimiz biyonik adam olmayacaktır. Terminator gibi canlı etin altında metal iskelet olmayacaktır. Yalnızca kanımızda bize süper güçler kazandıran mikroskobik robotlar dolaşacaktır.

Yoksa Tasavvuf felsefesinde En-el-Hak dedikleri aşamaya bu “nano biyonik canlı süper bilgisayarlar mı” erişecektir (insan türünün yeni adı tırnak içindeki bu uzun ifade mi olacaktır)? İnsanoğlu makrokozmosu, yani gözle görülebilecek kadar büyük olanı, dev galaksileri ve yıldız kümelerini araştırmak yerine kendi içine mi yönelecektir? Mikrokozmosu, atomları, atomaltı parçacıkları ve hatta Planck sabitinden (1,616199 × 10-35metre) çok daha kısa mesafelerdeki gizli saklı boyutları mı keşfedecektir? Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” sözü bu anlama da geliyor belki. Kim demiş bilimkurgu filmleri uzay gemileri ve ışın silahlarıyla sınırlıdır diye? İşte bu da böyle bir gelecek, ermiş teknologlar geleceği.

Tabii biz bu toplumda insanların iyi yürekli, iyi niyetli olduğunu düşünüyoruz. Peki insanlar kötü olursa? O zaman bir kişi veya bir iktidar grubu, bütün insanların beynini telepatik olarak kontrol edebilir, herkesin düşüncelerini, hayallerini kontrol edebilir. İşte o toplum da George Orwell’ın 1984 adlı romanından çok daha beter bir toplum olacaktır. Büyük Birader beynimize kontrol çipi takarak rüyalarımızı bile izleyecektir!

 

Gelecek 6 – Dünya Cenneti

Ermişler topulumu beni kasar diyorsanız elinizde bir alternatif gelecek daha var: Toz pembe masal dünyası veya büyük dinlerin geleneksel yorumlarında söz edilen Dünya Cenneti.

Bu Cennet bildiğiniz Cennet. Bu gelecekte “Nano Biyonik Süper Bilgisayar İnsanlar” veya “tekno ermişler” yok. Yalnızca yeşil kırlar ve bebeklerimizi emziren uysal aslanlar var… Kısacası klasik bir ütopyadan söz ediyoruz.

Ancak, bu başlık altında hiçbir şeyle dalga geçmediğimi özellikle vurgulamak ve önemli bir noktaya değinmek istiyorum: İnsanoğlu bugünkü Dünya’da yeryüzü cennetini kuramazsa, gelecekte nasıl kurabilir? Gelecekte bir yeryüzü cenneti kurulacaksa, başta çevre kirliliğini önleyerek ve insana saygı duyan bir toplum yaratarak, bunun için gereken adımları şimdiden, daha bu kusurlu dünyada iken atmamız gerekmiyor mu?

Yeryüzü cenneti inananlar için dini bir anlam, inanmayanlar içinse bir masal dünyası anlamı taşıyabilir. Ancak, bu yazıdaki 7 muhtemel gelecekten hangisini seçerseniz seçin, o geleceğe sadece dünyadaki problemleri çözerek ulaşabilirsiniz. İnsanoğlu bir “yeryüzü cenneti” ideali taşımazsa, torunlarımız için daha iyi bir geleceği nasıl inşa edeceğiz?

İngiliz filozof David Pearce da “Hedonistik Emir” adlı eserinde bunu söylüyor. Bu ütopyada insanlar tüm sorunlarını çözerler, bütün acılar, savaşlar, sıkıntılar dünyadan temizlenir ve insanlar melekler gibi sonsuza dek mutlu yaşarlar.

Bu nasıl bir dünyadır? Tüm negatif duygulardan, moral bozukluğu ve üzüntüden, stres ve depresyondan uzak bir dünyadır. Özbilinç sahibi bir kişinin psikolojik, duygusal ve fiziksel olarak alacağı zevki, hazzı en üst düzeye çıkarmaktır. Bir tür bitmek tükenmek bilmeyen Dionysos şöleni, Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı Tolkien’in Silmarillion eserinde anlattığı gibi, Orta Dünya’nın büyülü ormanlarında sonsuza dek çıplak ayaklarla dans eden Elf kızı Lúthien Tinúviel’in alacağı türden bir hazdır.

Sonsuza dek bir zevk dünyasında yaşamak ister misiniz? Bu öyle bir gelecek.

 

Gelecek 7 – Teknolojik Tekillik

Önce “teknolojik tekillik” teriminin tanımını yapalım: Yukarıda söz ettiğim gibi, süper bilgisayar gibi hızlı düşünen ve internet üzerinden telepatik olarak birbirinin beynine bağlı olan milyarlarca insandan oluşan geleceğin toplumunu düşünün… 10 milyar insanın her biri süper bilgisayar hızında düşünse ve bulut bilişim üzerinden birbiriyle ışık hızında iletişim kursa, bu insanlar sizce 1 saniyede ne kadar bilimsel/teknolojik ilerleme kaydederler?

Bu tür bir süper bilgisayar  toplumu, 1 saniyede 1000 yıllık ilerleme kaydedebilir. Teknolojik tekillik işte budur. Eğer teknoloji çok hızlı bir şekilde gelişiyorsa, gelecek 10 yılda insan uygarlığının nasıl bir şekil alacağını tahmin edemezsiniz.

Şöyle soralım: Jules Verne, 1863 yılında yazdığı 20. Yüzyılda Paris adlı romanında, yüz yıl sonrasının, 1960’ların Parisi’ni doğru bir şekilde öngörmeyi başarmıştı. Tek hatası internetin 1960’larda hayata geçeceğini düşünmesiydi ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur…

Peki biz bugün bir kitap yazsak, 2112 yılında geleceğin nasıl olacağını doğru bir şekilde tahmin edebilir miyiz? Hiç sanmıyorum… Teknolojinin gelişme hızı katlanarak artıyor. Öyle bir gün gelecek ki 1 saniye sonra teknolojide hangi gelişmelerin yaşanacağını biz bile tahmin edemeyeceğiz. Teknolojik tekillik teriminin anlamı da buradan geliyor. Nasıl ki Kara Deliklerin içindeki tekilliğe düşen ışık ışınları bile kaçamaz ve biz kara deliklerdeki tekilliğin ötesinde ne var bilemeyiz, teknolojik tekilliğin ötesinde de ne olacağını bilemeyiz, bu geleceği asla tahmin edemeyiz!

 

En-el-Hak mı, Yapay Zeka diktatörlüğü mü?

Teknolojik tekillikte neler yaşanacağını bilemeyiz ama teknolojik tekillik aşamasına ne zaman geleceğimizi tahmin edebiliyoruz. Japon asıllı ünlü Amerikan fizikçi Michio Kaku, 2011 tarihli Geleceğin Fiziği kitabında, bu tarihi 2070 olarak veriyor. Dolayısıyla geleceğin Ermiş İnsanları veya biyonik robot cavarları ya da beynine kontrol çipi takılmış robot köleleri şimdiden aramızda yaşıyor olabilir. Beynimizi süper bilgisayara dönüştürdüğümüz gün teknolojik tekilliğe girmiş olacağız.

Ondan sonra karşımızda tek bir soru olacak: Süper bilgisayar kapasitemizi, süper güçlerimizi ve telepati güçlerimizi Dünyayı dev bir siber zihin savaşıyla yok etmek için ya da herkesi robota dönüştürüp köleleştirmek amacıyla mı kullanacağız? Yoksa En-el-Hak diyerek, hepimiz birden erecek miyiz? Tanrıya veya herhangi bir doğaüstü gücün varlığına inanmayanlar için bile bu, en azından “Bir ben var benden içeri” mantığıyla geçerliliğini koruyacak bir sorudur… Ve Hegel’e göre ancak hem düşünen hem de hisseden, hem teknolojik atılımlar yapan hem de sanat eserleri veren insanlar erebilir. Tek başına sanat çocukca bir oyundan, salt teknoloji ise, bir tür nükleer savaştan ibarettir. Öyleyse orta yolu bulmalıyız.

 

2001 Uzay Macerası

Stanley Kubrick’in, Arthur C. Clarke’ın 2001 Uzay Macerası romanından aynı isimle uyarladığı filmini hatırlarsınız. Bu kadar detayın ardından, artık teknolojik tekillik kavramını size çok daha rahat açıklayabilirim.

Gelecek 5’te “Bir ben var benden içeri” diyerek, ermek kavramını ele aldım. İnananlar için Tanrı ile bütünleşmekte bir yol, inanmayanlar için mikrokozmosun keşfedilmesi ve insanın kendi iç doğasının farkına varmasıdır bu gelecek.

Teknolojik tekillikte ise ermek yerine “aşmak” var, hani “Aşmış adam bunları!” dediğimiz cinsten… Buna felsefede Aşkın Gerçeklik diyorlar.

Bilimkurgu janrının dev yapıtı “2001 Uzay Macerası” bunun en tipik örneğidir. 2001 Uzay Macerası’nda, insanlar kendilerinden önce gelen ama bu evreni, kainatı aşarak “ötelere” gitmiş olan uzaylılarla karşılaşır.

Uzaylılar önce zihinlerini bilgisayarlara yüklemiştir, daha sonra da zihinlerini bizzat evrenin dokusuna aktarmışlar ve böylece fiziksel boyutları aşarak ötelere geçmişlerdir. Babylon 5 bilimkurgu dizisindeki İlk Gelenler de (First Ones) aynı şekilde fani dünyayı “aşarak” ötelere geçerler. İşte bu da Aşkın Gelecektir… Dikkat edecek olursanız, sadece Yaşayan Gezegen Gaia değil de Yaşayan Bir Evrendir, hayatı doğuran ve hayatla bütünleşen bir evren…

 

Toparlarken

Bu yazıdaki amacım size belirli bir görüşü veya belirli bir gelecek fikrini kabul ettirmek değildi. Öncelikle, hiçbir geleceğin tek başına gerçekleşeceğine inanmıyorum. Yazıda bütün geleceklerin birbirine bağlı olduğunu görebilirsiniz…

Her bir geleceği diğer geleceklerle bağlantılı olarak anlattım ve her gelecekte diğerlerinden örnek verdim. Yalnız şunu unutmayalım, biz insanlık tarihinin en kritik döneminde yaşıyoruz:

Önümüzdeki 50 yılda bu geleceklerin hangisinin, hangi ölçüde gerçekleşeceğine karar vereceğiz ve çocuklarımız, torunlarımız seçtiğimiz bu gelecekte yaşayacak. Bu makalenin sizi meraklandırmanın ve size soru sordurmanın dışında bir mesajı olsaydı eğer, o da şu olurduGelecekte adımınızı dikkatli atın!

2 Comments

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir