Üçüncü Kültür ve Türler Arası İnternet >> Yunuslarla konuşan kadın dünyayı dev bir organik bulut bilgisayara dönüştürecek

İnternet dünyayı birbirine bağlıyor. Peki, internet aynı zamanda bizi yunuslara, şempanzelere, fillere ve aynadaki görüntüsüne tepki göstererek kendisinin farkında olan diğer zeki canlılara da bağlayabilir mi? Yeryüzündeki uzaylılar olarak da kabul edebileceğimiz yunuslarla anlaşmak için ortak bir dil geliştiren Diana Reiss işte buna uğraşıyor…

Ancak, Diana Reiss’ın yaptığı çalışmalar sadece türler arası internete hayat vermeyecek. Aynı zamanda yepyeni bir Üçüncü Kültür akımını başlatarak, yeryüzünü dev bir bulut bilişim bilgisayarına dönüştürecek.

Diana Reiss, ünlü müzisyen Peter Gabriel, MIT direktörü Neil Gershenfeld ve Google’ın İnternet Vizyoneri Vint Cerf, TED 2013 konferansında bir araya gelerek Türler Arası İnterneti konuştular… Çünkü Büyük Fikirler sadece çözüm değildir, Büyük Fikirler aynı zamanda yeni birer problemdir.

 

ted2013_0064835_dsc_8905Neden Türler Arası İnternet, neden Bulut Bilişim ve Üçüncü Kültür?

Bugün aydınlarımız birbiriyle ve toplumla sağlıklı iletişim kuramıyor. Bilim adamları felsefe okumuyor, fizikçiler felsefeyi dikkate almıyor. Filozoflar ve sosyoloji gibi beşeri bilimler mezunu olanlar ise fizik bilmiyor. Halk, yani sokaktaki simitçi bunların hiçbirini bilmiyor! Bilimsel konuları halkın anlayacağı dilde anlatmak için popüler bilim kitabı yazan Michio Kaku gibi bilim adamları paragöz şovmen olmakla suçlanıyor…

Kısacası toplumda derin bir iletişim kopukluğu, derin bir yara, aydınlarımızla halkımız arasında büyük bir uçurum var. Bu boşluktan yararlanan politikacılar ve şirketler malı götürürken halk, yani bizler yoksullukla, kötü hayat şartlarıyla mücadele ediyoruz. Felsefenin görevi, sanat ve edebiyatın görevi toplumdaki bu yarayı dikmektir. Üçüncü kültür ve “türler arası internet” işte bu yaranın dikiş ipliğidir. Diana Reiss yunuslarla konuşurken bu dönüşümün temellerini atıyor.

 

Yarayı ortak bir dili konuşarak dikeceğiz

İçimizden evcil sahibi olanların tahmin edebileceği gibi hayvanlarla anlaşmak, insanlarla anlaşmaktan kolay olabilir. Ancak, bilişim sektöründeki network modellerini kullanarak hayvanlar ve insanların konuşabileceği ortak bir dil geliştiren “Türler Arası İnternet” bu zorluğu aşmamızı sağlayacak…

 

…Ve yarın dünyanın, ekonomi ile sosyal medyanın artan Büyük Veri ihtiyacını karşılamak için bilgisayarlar yeterli olmadığında; türler arası internet ile gezegenimizi dev bir organik bulut bilişim bilgisayarına dönüştüreceğiz. Dağların kayalık köklerinden ağaçların yapraklarına, insan beyninden kimyasal atık çukurlarına kadar her alanda, dünyamız dev bir organik bilgisayar olarak kullanılacak.

 

 

Oysa insanlar bilinmeyenden korkar, korkusunu örtmek için saldırganca davranır veya anlayamadığı insanları kıskanır, onlarla alay eder. Bu hastalık toplumda kurumsallaşırsa adına ırkçılık, diktatörlük, yolsuzluk, yağma düzeni, fanatiklik deriz… Yani bütün gezegenimizi organik bilgisayara dönüştürmemiz yeterli değil. Önce birbirimizle insanca anlaşmamız gerekiyor. O zaman gezegenimiz de sadece dev bir organik bilgisayar değil, aynı zamanda yaşayan dünya Gaia’ya dönüşecektir.

 

Asimov yaşayan gezegen Gaia’yı anlatan belki de dünyanın ilk bulut bilişim bilimkurgu romanında, Gaia’nın bütün Yeryüzünü kapsayan dev bir organik bilgisayar olarak hem ifade özgürlüğüne hem insanlara hem de doğal çevreye sahip çıkacağını söylüyor. Binalardan pankreas hücrelerine kadar birbirine damardan VE beyinden bağlı olan Gaia, asla çıkarcı bir insan gibi çevresine zarar vermeyecektir.

 

Asimov’un ütopyası gerçek olur mu bilemiyorum ama Teknoloji, Eğlence ve Tasarım 2013 (TED 2013) konferansında bir araya gelen bilim ve teknoloji guruları Diana Reiss, Peter Gabriel, Neil Gershenfeld ile Vint Cerf bu konuda önemli adımlar attılar.

 

Yunuslarla konuşan kadının öyküsü

Bilişsel psikoloji alanında uzmanlaşan Diana Reiss, TED 2013 konferansına çıktığı zaman yalnızca 4 dakikası vardı. 20 dakikalık sınırlı konferans süresinde 4 konuşmacı da derdini 4 dakikada anlatmak zorundaydı ama olsun… Konuyu iyi bilen biri derdini iki cümleyle özetleyebilir.

Diane Reiss konuklara yeryüzündeki uzaylıların, yunusların öyküsünü anlattı. Gerçekten de uzaylıları aramak için gözümüzü uzaya çevirmemize ve SETI projesine yatırım yapmamıza gerek yok. İş kafa yapısı tümüyle bizden farklı olan, suda yaşayan, şarkılarla anlaşan, elleri ve kolları olmadığı için bizimki gibi bir medeniyet kurmayan yunuslarla anlaşmaya gelince… yunusların ne kadar uzaylı (!) olduğunu anlıyoruz.

 

Bazı fikirler yaymaya değer

Reiss konuşmasına başlarken dinleyicilere suda dans eden sevimli bir yunusun videosunu gösteriyor. Ancak, yunusun oynadığı arkadaşı başka bir yunus değil, yunusun kendisi, aynadaki görüntüsü…

“Bir yunus kendi varlığının farkındadır” diyor Reiss: “Bunun insanlara özgü bir yeti olduğunu düşünüyorduk ama yunuslar aynada kendisini gördüğünü fark eden tek hayvan türü değildir.” Gerçekten de şempanzeler, özellikle Bonobo şempanzeleri de aynadaki görüntünün kendilerine ait olduğunu anlıyor. Aslında filler, bazı papağanlar ve hırsız saksağanlar da bunu anlıyor.

 

Reiss yunusların insanlarla anlaşmasını sağlayan ortak bir dil geliştirmeyi başardı ve yunuslara suda çıkardıkları ıslıklarla denizde yaptıkları hareketlere karşılık gelen bir sualtı klavyesi verdi. Bu klavyeye dokunan yunuslar, tıpkı Bonobo şempanzelerinin tahtaya sembol çizerek muz istediklerini “söylemesi” gibi biz insanlara derdini anlatabiliyor (klavyelerin nasıl çalıştığını yine TED 2013’te Denise Herzing anlatmıştı).

 

Reiss’a göre bir yunustan daha uzaylı olamayız. Aramızda 95 milyon yıllık bir tarih ayrımı var. “Kendi kendilerine organize olarak yeni şeyler öğrenmeleri, TED Büyük Ödülünü kazanan Sugata Mitra’nın söylediği şeyle aynı.” Mitra, konuşmasında bulut okullarından, bulut bilişimin online eğitimde kullanılmasından bahsetmiş ve geleceğin internet üniversitelerinin, kurumsal eğitimi bir kenara bırakarak, dünyada bireysel eğitime geçilmesini sağlayacağını anlatmıştı.

 

İnternet eskinin özel öğretmenlerinin yerini alacak ve internette herkes kendisinin özel öğretmeni olacak. Üniversitelerin insanları fiziksel olarak ortak bir çabada ve iletişim ortamında bir araya getirmesi açısından, formel eğitim açısından bugün böyle bir şeyin gerçekleşmesi örgün eğitiminde büyük bir kayıp olur. Ancak, yarın insan beynini doğrudan internete bağladığımızda, bütün iletişim ortamları sanal ortamlara dönüşebilir ve gerçek dünyadaki kayıpları telafi edebilir.

 

Bir psikolog, bir müzisyen ve bir yunus bara girmişler…

Yunusların suda müziği andıran ıslık sesleriyle anlaştıklarını biliyoruz. Bu durumda yunuslarla ortak bir dil geliştirmek için ünlü müzisyen Peter Gabriel’in Psikolog Reiss’a yardım etmesi kadar doğal bir şey olamaz.

Peter Gabriel diyor ki: “Ben ses çıkararak para kazanan bir insanım, iyi günümde bunun adı müzik oluyor.” Gabriel her zaman hayvanların gözlerine bakmış ve kafalarından neler geçtiğini düşünmüş. Reiss’ın yunuslarla ilgili araştırmasını duyunca, ona yardım etmek istemiş.

 

“Benim için en şaşırtıcı olanı, hayvanların bizim dilimizi, bizim onların dilini öğrenmemizden çok daha kolay öğrenmesidir. Dünyanın dört bir yanından pek çok müzisyen ile çalışıyorum. Çoğu zaman aramızda ortak bir dil olduğundan bile söz edemem. Sadece enstrümanlarımızın arkasına geçip müzik çalmaya başladığımızda iletişim kurabiliyoruz.”

 

Müzik evrensel mi?

Müziğin evrensel bir dil olup olmadığı tartışmalıdır. Ne de olsa ABD’nin en büyük keman virtüözlerinden Joshua Bell, 12 Aralık 2007 yılında Washington DC metrosunda oturup keman çalmaya başladığında, metroda işe gidenler onu dinlemek için bir an bile durmadılar. Metro durağında günlük hayatın telaşı içinde oradan oraya koşturan yolcular, dünyanın en güzel canlı müzik performanslarından birine tanık olduklarının farkında bile değildi.

Ancak Reiss ile Gabriel’in araştırmaları bize müziğin ortak dil olabileceğini, ama insanların VE hayvanların bu ortak dili konuşabilmesi için önce “ortak bir bağlamın” olması gerektiğini gösteriyor. Bugün yunusların ve balinaların çıkardığı sesler bazı notalara karşılık geliyor ve Gabriel de çalışmalarını yunuslarla birlikte müzik yapmak olarak tanımlıyor.

 

 

Sadece yunuslarla değil tabii… Gabriel’in gösterdiği bir videoda Bonobo şempanzelerinin klavye ile müzik yaptığını görüyoruz. Bonobolar daha önce yumruklarıyla vurarak davul çalmıştı fakat ilk kez piyanist şantör olduklarını görüyoruz. 🙂

 

Gabriel videodaki şempanzeyi anlatırken “sevdiği notaları keşfediyor, oktavı buluyor” diyor. “İşte böylece hayal kurmaya başladık… Bir şekilde görsel, işitsel yeni arayüzler geliştirsek belki de gezegenimizi paylaştığımız bu muhteşem hayvanlarla anlaşabileceğiz.” Sevgi bence burada anahtar kelime: Bir yunus suda bize sevgi gösterdiğinde zaten aramızdaki bariyerleri aşan bir dille konuşmuş oluyoruz.

 

…sonra bara iki teknoloji uzmanı gelmiş

Gabriel bu videoyu MIT’in Bit’ler ve Atomlar Merkezi Direktörü Neil Gershenfeld’e izletmiş (MIT Center for Bits and Atoms).

MIT’in Bit’ler ve Atomlar Merkezi gerçek bir Üçüncü Kültür kurumudur… Fizikçileri, bilişimcileri ve yazılımcıları kuantum bilgisayarlar geliştirmek için bir araya getiren bu merkez, üniversitelerin farklı anabilim dallarının ortak araştırmalar yapmasını sağlıyor.

 

Gershenfeld’in TED 2013’teki sözleri şöyle: “Bu videoyu görünce şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kaldı. İnternetin tarihini düşününce bende şafak attı: İnternet orta yaşlı beyaz adamların interneti olarak başlamıştı. Demek ki biz insanlar bir şeyi kaçırmışız, gezegenin geri kalanını!”

 

Gershenfeld “eşyaların interneti” konusundaki araştırmalarıyla tanınıyor. Hani elektronik stickerlar ve gazete kağıdı gibi basılan kağıt devreleri evimizdeki mobilyalara, çaydanlıklara, hatta çıplak tenimize yapıştırarak bütün eşyaların ve bizlerin internete girmesini sağlayan global bir iletişim ağı kuracaktık ya… Gershenfeld’e göre, bu yöntemle en azından yunuslar ve şempanzeler gibi zeki hayvanların eşyaların internetine katılmasını sağlayabiliriz. Bu hayvanların derilerine, postlarına onların dilini insan diline çeviren elektronik çıkartmalar yapıştırabiliriz. Böylece Türler Arası İnternet başlamış olur.

 

 

Neil GershenfeldGershenfeld, her ne kadar adını koymasa da Asimov’un 1985’te yazdıklarını söylüyor, bize yaşayan bulut bilişim gezegeni GAIA’yı anlatıyor: “Gezegenin biyo kütlesinin geri kalanını internete nasıl entegre edeceğimizi düşünmeye başlıyoruz artık.”

 

Bunu yapmalıyız çünkü elimizdeki inorganik, cansız bilgisayarlar internette üretilen dijital veriyi depolamaya, yazmaya, okumaya, işlemeye, analiz etmeye yeterli değil. Dünya ekonomisi internette Büyük Veri katlanarak artarken asla bu veriyi işlemeye yetecek sayıda bilgisayarı, sunucu ve veri merkezini üretemez. Dünyada bu kadar çok bilgisayar üretecek elektrik enerjisi, para ve doğal kaynak yok. Küresel ısınma ve çevre kirliliği de cabası…

 

Oysa DNA’ya veri depolamayı ele aldığım yazıda anlattığım gibi organik bilgisayarlar bu sorunu çözmemizi sağlayacaktır. Öncelikle organik bilgisayarları üretmeye gerek yok. Dünyada 7 milyar organik bilgisayar yaşıyor (biz insanlar!) ve diğer hayvanlar. bitkiler, hatta bakteriler var… Biyo kütleyi organik bilgisayar ve gezegenin kabuğunu, magma tabakası ve çekirdeğini de bulut bilişim depolama alanı olarak kullanırsak; bilinen evrenin en büyük organik veri merkezini meydana getirmiş oluruz.

“Yaşayan gezegen konsepti” organizasyon açısından, network bağlantıları açısından sentetik bir sistem olabilir ama insanlara ve canlılara müdahale etmediğimiz için doğal bir organik bilgisayardır bu. Söylediklerim aynı zamanda bir temenni… Çünkü ifade özgürlüğü ve doğrudan demokrasi olmazsa, bu gelişme hepimizi beynine kontrol çipi takılmış tekno zombilere dönüştürebilir!

 

Söz Google’ın İnternet Vizyoneri Vint Cerf’te

Cerf, Türler Arası İnternetle ilgili şu tespitlerde bulunuyor: “Kırk yıl önce internetin kodunu yazdık ve otuz yıl önce de düğmesini basıp çalıştırdık. Bilgisayarları birbirine bağlayan bir sistem geliştirdiğimiz sanıyorduk ama kısa sürede fark ettik ki aslında insanları birbirine bağlayan bir sistem geliştirmişiz.”

“Bunun nereye gittiğini biliyorsunuz… Önemli olan bu insanların yaptıkları: Bizim dışımızdaki canlı türleriyle de iletişim kurmanın yollarını öğreniyorlar.”

 

 

İnsanlar asla yunusların dilini konuşamayacaklar. Yunuslar da insanların dilini, örneğin İngilizceyi öğrenemeyecekler, öğrenmeleri de şart değil. Ancak, yunuslarla ortak bir paydamız var, aynı duyu ortamlarını paylaşıyoruz. Şiirsel olarak ifade etmek istersek sevgimizi paylaşıyoruz: Gözler, kulaklar… Ses ve ışık… Bir şeyler ortak olmak zorunda.

İşte bugüne kadar konuşmak insana mahsustur derken bazı dinsel yorumlardan Noam Chomsky’nin araştırmalarına kadar birçok alanda bu yüzden yanılıyorduk… Eğer biz yunusların dilini öğrenemiyorsak “ikimizin de anlaşabileceği ortak bir dil yaratırız”. Hem yunusların hem de insanların basit işaretlerle de olsa konuşabileceği ortak bir olur bu.

 

Bu dilin bir adı var…

 

Buna Network Topolojisi diyoruz

Network topolojisi en basit tanımıyla veri merkezleri, bilgisayarlar ve akıllı telefonları birbirine bağlayan yerel ağlar ile internetin “şeklidir”. Hangi bilgisayar, hangi telefon hattı ile hangi sunucuya bağlanıyor? Günümüzde sanallaştırma ve bulut bilişimden yararlanarak bilgisayar simülasyonları yapıyor ve global internet ağının “haritasını çıkarıyoruz”. Böylece hangi hakimin, hangi şirketin ve hangi politikacının birbirine bağlı olduğunu görerek “dünyanın çıkar ağlarını” infografiklerle tespit ediyoruz.

İnsan beyni de böyle dağıtık bir yapıdır. Beyin hücrelerimiz, yani nöronlar birbirine sinir ağlarıyla bağlanıyor. Ancak hiçbir nöron diğerinin hakimi değil. Bir nöron diğerini yönetmiyor. Beynin görme merkezi bile tümüyle beynin belirli bir bölgesi ile sınırlı değildir. Travma geçiren kazazedelerin beyni hasar alırsa, beyindeki kullanılmayan başka hücrelerin ve bölgelerin, eski görme merkezinin görevini devraldığını görüyoruz.

 

Öyleyse insan beyni bir bulut bilgisayarıdır ve insanların düşünceleri ile duygularını network topolojisi grafikleriyle tanımlayabiliriz. Network topolojisi aynı zamanda bugünkü interneti tanımlıyor. Bu ağ sistemleri yaklaşımı, TED 2013 örneğinde olduğu gibi müzisyenleri, psikologları, fizikçileri, yazılımcıları bir araya getiren bir Üçüncü Kültür uygulaması olarak “Türler Arası İnterneti” gerçekleştirmemizi sağlayabilir.

 

Örneğin, network topolojisinden yararlanarak yunusların ve şempanzelerin konuşacağı ortak bir dil geliştirebiliriz. Böyle bir şeyi başarırsak, aslında Uzay Yolu’ndaki uzaylılarla onların dilini öğrenmeden konuşmamızı sağlayan evrensel çeviri aygıtlarını da geliştirebiliriz. Bu da yaşayan bulut gezegen GAIA’nın önünü açacaktır.

 

Üçüncü Kültürün artıları, eksileri

Ancak oraya gelmeden önce, Üçüncü Kültürün bir eleştirisini yapmak istiyorum. Çünkü insanların kötü niyeti ve çıkarları oldukça Üçüncü Kültür de yozlaşabilir, kötüye kullanılabilir veya iyi niyetli bile olsak, en azından yanlış uygulanabilir. Üçüncü Kültür, toplumun bütün sorunlarını çözecek sihirli bir değnek değildir, artıları ve eksileri var.

Bu konudaki hataları iki temel grupta toplayabiliriz: Üçüncü Kültür bir “Dinsel Kült” olarak anlaşılmamalı. İkincisi insanoğlunun varoluş sorunları, gerçekleri, hayat mücadelesi, aşkları ve yaratıları bir mühendislik problemi değildir.

 

Üçüncü Kültürü draje hapla kısa yoldan çözüm beklediğimiz kestirme mühendislik problemlerine indirgemek büyük bir hatadır. Bu hata insanoğlu için ortak bir iletişim dili oluştururken çokluğu, kültürel çeşitliliği ve farklı fikirleri korumamızı engelleyecektir. Çünkü ortak dili konuşmak aynı dili konuşmak değildir, yabancı bir dili öğrenmek için anadilini unutmak hiç değildir.

 

Tanınmış teknoloji dergisi The Verge’ün kurucu ortağı ve yazı işleri müdürü Joshua Topolsky, TED konferanslarını bu açıdan ağır bir dille eleştiriyor:

 

“Birisi [TED için] sanki bir kült dedi. Hayır, bekleyin. Birçok insan bana böyle söyledi… Gerçekten de bir kült gibi; ateist kültü, fikir kültü ama bildiğiniz kült… Gerçi ritüelleri biraz değişik, örneğin ‘secdeye varmayı’ biat etmek yerine sosyal etkileşime dönüştürmüşler. Bu etkinlikte reddedilemez bir şekilde dinsel tonlar var. Yalnızca kurallar ve izolasyon değil, aynı zamanda seçkinlere ait olma olgusu… Ancak, düşünme tonu ve hastalık ölçüsünde açık fikirli olma saplantısı çok belirgin. Nasıl ki Yahudi–Hıristiyan dinleri sorulara empirik olarak cevap vererek etkili bir şekilde işliyor ve sorgulamayı önlüyor, TED de tam bunun tersi şekilde işliyor: Bilme konseptini tümden reddediyor. Yalnızca açık fikirli olmanızı istiyor [ancak BİR FİKİR SAHİBİ olmanızı istemiyor]. Zihniniz hep açık, soru sorup duruyorsunuz. Soruyor ama yargılamıyorsunuz.”

 

 

Topolsky kanımca haklı. 18. yüzyılda, Aydınlanma çağında Yargı Yetisinin Eleştirisi’ni yazan Immanuel Kant da aynı sorunla karşılaşmıştı. Bir tarafta Salt Aklın Eleştirisi ve insanoğlunun fizik yasalarını, doğa yasalarını asla çiğneyemeyeceği, bu yasaları değiştiremeyeceği gerçeği vardı. Bir yanda da Pratik Aklın Eleştirisi ve hem rasyonelliğin hem de hukuk devletinin birey üzerindeki tahakkümü… Peki, insanoğlu doğanın koyduğu VE kendi koyduğu yasalardan nasıl bağımsız olacak, kendi özgürlüğünü nasıl elde edecekti? İşte Yargı Yetisinin Eleştirisi bu soruya cevap vermek üzere yazıldı (aynı zamanda Kant estetiğinin, sanat felsefesinin en önemli yapıtlarından biri olarak).

Techné, Praxis ve Poiesis bağlamında Heidegger’in de ortaya koyduğu gibi Sanat, hem bir yaratı hem bir eylem hem bir ahlaki duruş hem de politik bir tavırdır. Derin bir teori geliştirmeye çalışmıyorum. Söylemek istediğim tek şey eşyaların interneti, türler arası internet ve Üçüncü Kültür için özgür bir iletişim ortamı kurmak istiyorsak, şunlara dikkat etmemiz gerektiğidir: Dinsel veya bilimsel bağnazlığın kölesi olmamalıyız… Ama açık fikirli olmaya çalışırken fikir sahibi olmayı unutan bir gönüllü tüketim toplumu kölesine de dönüşmemeliyiz!

 

Popüler bilim olmalı fakat gerçek bilimin yerine geçmemeli

…Ve sahte bilimden her zaman kaçınmalıyız: TED konferansları bence bu açıdan bazen başarılı, bazen başarısız bir Üçüncü Kültür olayı. Başarılı olduğu yer, yunuslar konusunda olduğu gibi psikologları, fizikçileri, müzisyenleri ve bilim adamlarını yeni fikirler için bir araya getirmesi. Başarısız olduğu yer ise, dinsel fanatizmin yerine bir tür kültürel rölativizm, bir tür seküler bağnazlığı koyarak bilimi, sanatı, bizzat “insan durumunu” sulandırması…

Oysa insan olmak demek sürekli sorunlarla, problemlerle mücadele etmek demektir. Bir soruna çözüm bulduğunuzda o çözüm başka sorunlara yol açabilir. Örneğin insanları özgürleştiren internet aynı zamanda bilgisayar bağımlılığını pekiştirebilir. Uzakdoğu’da Counter Strike video oyununu oynarken günlerce yerinden kalkmayan gençlerin nasıl hayatlarını kaybettiklerini birkaç yıl önce gazetelerde okuduk.

 

 

Aslında insan sahası bir antagonizmalar alanıdır. Hayat problemlerini çözmek dedik ya… Bazen de rahat batar insana! Size hiç olmadı mı? Durduk yere arıza çıkarır, evde veya işyerinde sırf aynı şeyi yapmaktan sıkıldığınız için tadınızı kaçırırsınız. Antagonizmalar alanı işte böyle bir şey… Sadece çatışan problemler demek değil, aynı zamanda insanoğlunun kendine icat çıkarması ve sonra bu icatlarla ilgili dertleri gidermek için yeni icatlar uydurması…

 

Bu konuda TED’in kendini nasıl komik duruma düşürdüğünü görmek için Topolsky’nin “Inside TED: the smartest bubble in the world” başlıklı yazısını, özellikle Taylor Wilson’ı örnek gösterdiği yeri okumanızı tavsiye ederim (TED’in İçinden: Dünyanın En Zeki Sabun Köpüğü). Ancak, ben de basit bir örnek verebilirim. TED Konferansları’nda çevre korumanın önemini anlatan ve güneş panellerinin kullanılmasını teşvik eden katılımcıları dinleyen konuklardan biri de hem güneş enerjisine hem de nükleer enerjiye yatırım yapan bir işadamı olabilir!

 

Stowe Boyd ise Tekno-ütopyacılık öldü ve TED de öldü diyor, eleştirel konuşmasında… Bu konuşmanın linkini Bilgi Üniversitesi’nde  Bilgi Ekonomisi ve diğer alanlarda ders veren değerli hocamız Özgür Uçkan’la paylaştığım zaman bana cevabı kısa ve net oldu: “Mesele ütopyacılık / distopyacılık meselesi değil ki… O yüzden her şeyi bir şeye indirgemeye çalışan bu teorilere metelik vermiyorum. Teknoloji antagonizmlerin birlikte yaşadığı bir sistemdir, tıpkı hayat gibi.”

 

 

Hayat antagonizmalarla dolu ve Stowe Boyd bunu şöyle ifade ediyor:

“TED düşüncesi kompleks sosyal problemlerin özünde mühendislik problemleri olduğunu varsayıyor. Teknoloji, Eğlence ile Sulandırılmış Eğitim (İngilizcesi Edutainment) ve Tasarım konularını draje hap gibi kullanarak her şeyi hızla ve ucuza çözebileceğimizi sanıyoruz. TED düşüncesinde katı bir determinizm var: Bu bir tür teknolojik hiper rasyonalizmdir. Kurumları ve toplumları tümüyle görmezden geliyor ve bu hızlı, kolay çözümlere “yaymaya değer fikirler” gözüyle bakıyoruz.”

“Oysa konunun özünü, fikirlerin gücünü gözden kaçırıyoruz. Einstein’ın büyük denklemi bir çözüm değildi, bir teoriydi. Bu teorinin açıklanmasına yönelik çalışmalar da yalnızca daha büyük gizemler ve sorular ortaya koydu. Bu teorinin ‘gerçek dünyada’ öyle kolay ve hızlı bir uygulaması yoktur. ‘Büyük bir fikirdir’, çünkü sorunsuz bir kullan at [sözde] çözüm yerine bize daha büyük, daha kalıcı bir şeyler sunmaktadır.”

 

“Ancak TED zihniyetinden bakıldığında bunun sınırlı bir değere sahip olduğunu veya değersiz olduğunu görüyoruz. Birisi Einstein’ın TED konuşmalarına E=MC2’yi anlatması için davet edildiğini hayal edebilir. Dinleyiciler de merak edecektir: ‘Peki, bütün bunların anlamı nedir? Bununla ne yapabiliriz? Gelecek yıl bundan kaç milyar dolar kaldırırız?’ Fikirler mühendislik problemlerine indirgendiği zaman şu sözde gerçek dünyadaki odak noktası da kısa vadeli faydacılık oluyor tabii! Biz varsayımlarımızı sorgulamadan uygulamaya geçiyoruz… Fakat Büyük Fikirler gerçek hayatta işe yaradıkları için yankı uyandırmazlar. Bunlar Büyüktür çünkü bizi ‘kendi dünyalarımızın gerçekliğini’ yeniden tanımlamaya zorlarlar. Tam da bu yüzden hayatımız için faydalı olurlar.

 

 

“Büyük Fikirler sadece çözüm değildir. Büyük Fikirler birer problemdir.”

Ben teknolojinin iyiye kullanılırsa insanların kendilerine mutlu bir dünya kurmalarına yardımcı olacağına inanıyorum. Bunun bir ütopya olup olmayacağından emin değilim ama bildiğim bir şey varsa o da bugünün kanser yapan GDO’lu gıdalarını bırakıp sağlıklı GDO’lu gıdalar üretirsek, dünyadaki açlık ve yoksulluğa çare bulacağımızdır. Teknolojiyi bu şekilde kullanmamız gerekiyor ama Boyd’un dediği gibi elimizde sihirli bir çözüm yok…

 

 

Bu yüzden de yunuslarla ilgili hayallere fazla kapılmadan işin hakikatine odaklanmalıyız. Nasıl ki değer her zaman para değildir, hakikat de her zaman fayda veya çözüm değildir. İşin esprisi, her ne kadar yukarıdaki eleştirilere maruz kalsa da bize bu bakış açısını sadece Üçüncü Kültürün sağlıyor olmasıdır. Felsefe ile bilim gibi farklı disiplinleri bir araya getiren Üçüncü Kültür, bu disiplinlerin at gözlüklerinden kurtularak çok daha geniş bir bakış açısı kazanmamızı sağlıyor.

 

Üçüncü Kültüre sahip olmayan bir bilim adamının felsefeyi nasıl küçümsediğini ve bilimsel gelişmelerden nasıl yanlış sonuçlar çıkardığını şu yazıda okuyabilirsiniz (bilimsel sonuçlara itiraz edilmiyor, bilim adamının bunları yorumlama şekli eleştiriliyor): Evren Boşluktan Nasıl Oluştu? >> Evrenin genişlemesi, sanal parçacıklar ve bilimle felsefenin sınırları -3

 

Gelecek yazımda Üçüncü Kültür, internette ifade özgürlüğü, telif hakları ve Korsan Parti Hareketini ele alacağım. Bu arada yunuslarla ortak bir dil oluşturmak için yapılan çalışmaları ve Joshua Bell’in ünlü keman videosunu aşağıda izleyebilirsiniz.

 

 

Joshua Bell “Dur ve Müziği Dinle”, Washington Post

 

 

 

Denise Herzing: Yunuslar ve klavyeler

 

 

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir