Etiket arşivi: teknoloji

Süperiletken Grafen Elektronikte 5 Devrim Yapacak

Süperiletken-grafen-elektronikte-5-devrim-yapacakMucize materyel grafenle nasıl oda sıcaklığında süperiletkenler, plastik kaslı androitler ve mini süper bilgisayarlar üreteceğiz? Nesnelerin internetinde grafen devrimi başlıyor. Tek atom kalınlığındaki ince karbon kafes örgüsünden oluşan grafen insanlığın bildiği en sert maddedir. Grafeni genellikle kurşunkalem ucundaki grafiti tek atom kalınlığına dek soyarak üretiriz. Böylece karbon atomlarının birbirine altıgen şeklinde bağlanmasıyla oluşan grafen kafesi ortaya çıkar.

Üstelik karbon atomlarının dizilişini değiştirerek grafeni elektriği direnç göstermeden üreten süperiletken veya yalıtkan yapabilirsiniz. Grafen yalnızca çok az elektrik tüketerek çok hızlı çalışan bilgisayar, tablet ve telefonların önünü açmayacak. Aynı zamanda oda sıcaklığına yakın sıcaklıklarda çalışan süperiletkenler geliştirmeyi de sağlayacak. Elektronikte devrim yapacak olan 5 yeni grafen teknolojisini görelim.

Grafen elektronikte neden önemli?

Modern dünya elektroniğe dayanır. Teknolojik ürünlerin büyük kısmı ya elektrikli veya elektronik aygıtlardır ya da bu ürünleri elektronik cihazlarla üretiriz. Düğmeye basınca lambayı yakan elektrik şebekesinden tutun da otomobil ve telefonlara kadar her şey elektroniktir. Üstelik cihazları metrenin milyarda 5’i ve 10’u gibi çok küçük elektronik parçalardan imal ederiz. Kısacası elektronik artık nanoteknolojidir. Yine de elektroniğin son 150 yılda dayandığı temelleri vardır. Bunlar:

  • Pil ve akü gibi bir voltaj kaynağı.
  • Dirençler (resistör)
  • Sığaçlar (kapasitör)
  • Ve irgiteçlerdir (endüktör)

Son 50 yılda bunlara geçirgeçler (transistorlar) eklenmiştir. Nitekim geçirgeçler elektronik devrelerde küçülmeyi başlattı. Örneğin akıllı telefonları, arasında sadece 7 nanometre boşluk olacak şekilde basılmış yüz milyonlarca geçirgeç telinden oluşan çok küçük işlemcilere borçluyuz. İşte mucize materyel grafen bu 5 alanda kullanılacak ve devrim yapacak. Nitekim elektronikte ilk devrim grafenin icadıdır.

İlgili yazı: Kodlama İçin En Gerekli 16 Programlama Dili

 

1. Grafen nedir ve nasıl çalışır?

Dünya’daki en sert doğal malzeme elmastır ama en sert yapay malzeme grafendir. Grafen elmastan sert olan 6 madde içinde en sert olanıdır. Ayrıca ta 10 yıl önce yazdığım gibi grafenin keşfi 2004’teki bir laboratuar kazasına uzanır. Burada elektronik mühendislerinin yapısal mühendisler ve kuantum kimya mühendisleriyle çalıştığı bir durum var. Grafen bir element değil, malzemedir ve karbon atomlarının tek atom kalınlığındaki altıgen ilmekli bir örgü oluşturmasıyla meydana gelir. Bütün o sıra dışı özelliklerini de bu diziliş kazandırır. Grafeni yanlışlıkla bulan Andre Geim ve Kostya Novoselov’un sadece 6 yıl sonra, 2010’da Nobel fizik ödülü alması onun önemini gösterir.

Karşılaştırma açısından Roger Penrose, kara deliklerin nasıl mümkün olduğunu gösteren teoriyi yazdıktan 60 yıl sonra Nobel ödülünü kazanmıştır. Şansımıza yaşıyor ve hâlâ kozmolojinin en çılgın teorilerini üretmeye devam ediyor… Malzeme bilimcilerin bildiği gibi grafenin asıl önemi, sert olmanın yanı sıra fiziksel olarak da çok dirençli olmasıdır. Ben de sertlik, bükülme ve gerilim direnci arasındaki farkı Titanic Enkazı 20 Yılda Nasıl Yok Olacak yazısında anlattım. Tabii grafen yüksek ısıya ve hatta asitler gibi kimyasal etkilere karşı da son derece dayanıklıdır. Belki Crysis’teki nano-giysiyi grafenden yaparız.

Karbon tabanlı elektronik

Bütün bu özelliklerini de tek atom kalınlığındaki altıgen kafes örgüsüne borçludur. Karbon atomları zaten aynı anda 60 atoma birden bağlanmak gibi müthiş bir şöhrete sahiptir. Merak edenler bizzat yaşamın neden karbon tabanlı olduğuna bakabilir. Grafen kafes örgüsü atomların elektronlarını paylaşarak çok esnek ve sağlam altıgen halkalar oluşturmasını sağlar. Sizin anlayacağınız grafen örgüsü Yüzüklerin Efendisi’ndeki mitril zincir örgü zırh gibi süper sağlam bir şeydir. Oysa elektronik mühendisleri grafenin iletkenliğinin yanı sıra yalıtkanlığıyla da çok ilgilenir:

İlgili yazı: Kozmik Enflasyonda Evrenimizin Kopyaları var mı?

 

Hem yalıtkan hem iletken grafen

Bu da elektronik devrelerin silikon yerine grafenden yapılmasına izin verir. Şimdi dikkat! PC’lerin işlemcilerini süperiletken veya en azından daha iyi iletken grafenden yaptınız diyelim. Bir de yalıtkan kısımları da grafenden yaparsanız işlemci küçültmekte müthiş adımlar atarsınız. Potansiyel olarak molekül boyunda işlemciler yaparsınız. Hem de karbon atomlarının sıkı kimyasal bağları yüzünden elektronlar sağa sola kuantum tünellemeyle sıçramaz. Böylece ısınma problemleri yaşamadan işlemcileri neredeyse atom boyuna indirirsiniz.

Hatta 2004’ten beri yazdığım spintronik, yani elektrikle değil de elektron spinini değiştirerek, yani manyetizmayla çalışan bilgisayar teknolojisi en sonunda mümkün olur. Böylece bilgisayarların depolama alanını hem işlemci hem RAM hem de şey… depolama olarak kullanırsınız. Bilgisayarların verisi elektrik kesilince silinmez. “Ayy! Dosyayı kaydetmeyi unuttum!” gibi dertleriniz olmaz. Bütün bunlar grafenin potansiyeli ama şimdiden bazı başarılar elde ettik.

MIT ve Harvard araştırmacıları 3 yıl önce grafen yapraklarını birbiriyle sadece 1,1 derece açı yapacak şekilde üst üste koydukları zaman, yaprakların birinin iletken ve diğerinin yalıtkan olarak çalıştığını buldular! Bundan yola çıkarak dirençlerin hem iletken hem yalıtkan olarak çalıştığını, üstelik çalışma oranını (yüzdesini) dinamik olarak ayarladığınızı düşünün. Bu ileride T-1000 gibi şekil değiştiren robotlar (sıvı metal) üretmeyi de sağlar fakat kuantum kimya için şimdilik bu kadar spekülasyon yeter. Ne de olsa T-1000 gelene kadar bizi grafenli başka gelişmeler bekliyor:

En insani androitler

Grafeni alıp plastiğe katarsanız müthiş yalıtkan özellikler kazanır. Böylece çelik gibi sert ama plastik kadar esnek olur. Üstelik fırın sıcağında bile erimeden ve hemen iç ısınmadan elektrik iletir. Şimdi androitleri düşünün. Bunları plastikten kas lifleriyle donatırsanız ne olur? İskelet, kas, eklemler ve bağ dokular gibi tüm detaylarda insana benzeyen robot yaparsınız. Hem de bunlar iki el büyüklüğünde bir pille bütün gün çalışacak kadar az elektrik tüketir. Bunun dışında grafen yüzde 98 oranında saydamdır. Böylece Samsung’un bir ara denediği gibi, pencereye takılan saydam güneş panelleri üretebilirsiniz. Bunun için OLED benzeri ince bir grafen fil üretmeniz yeterlidir.

İlgili yazı: Gerçek Adem: ilk insan ne zaman yaşadı?

 

2. Yüzeye takılı dirençler

Grafenin yapacağı 5 devrimde artık eskiyi yenilemeye geliyoruz. Örneğin dirençler bütün devre kartlarının üstünde vardır. Bunlar genellikle kare veya dikdörtgen olup seramikten üretilir ama karşı kenarları iletkendir. Seramik dirençler elektriğe direnç gösterirken eski model ve toksik eksenel kurşunlu dirençler kadar ısınmaz. Bu yüzden devrede güç kaybını azaltarak enerji tasarrufu yapar. Küçük dirençler elektronikte çok avantajlıdır.

  • Devre kartını küçültür.
  • Sağlamdır.
  • Güç kaybını azaltır.
  • Sığa ve irgitimde kararlılık sağlar.

Öncelikle dizüstü bilgisayarları, tablet ve akıllı telefonların üretimini kolaylaştırmıştır. Bunları grafenden üretirseniz daha da küçük yapabilirsiniz. Böylece dirençleri ve cihazı küçültmek veya aynı boyda daha yüksek güçle verimli çalışmak gibi artılarınız olur. Gelelim 3. grafen devrimine:

İlgili yazı: İnternetinizi Uçuracak En İyi 10 Modem

 

3. Süper sığaçlar

Sığaçlar ta ampullü elektroniğe uzanır. O kadar eski bir teknolojidir ki sığaçları genellikle iki iletken yüzeyden yaparız. Bunlar da plaka, silindir ve hatta küresel kabuk şekilli olabilir. Sığaç yüzleri arasında az boşluk vardır ve bunlar eş sığada zıt yükler taşır. Bir yüzey pozitifken diğeri negatif yüklüdür. Sığaçtan elektrik geçirirseniz yükü artar. Elektriği keser veya iki yarısını değdirirsiniz elektriği boşaltır. Peki bunlar ne işe yarar? Lityum–iyon pil gibi elektrik depolarsınız ve render alan bir işlemcide olduğu gibi ani ihtiyaçlarda elektriği kısa sürede boşaltırsınız.

Sığaçlar özellikle piyezoelektrik materyallerde işe yarar. Bunlar basınç ve hareketle elektrik üreten sistemlerdir. Mesela yolda yürürken ayaklarınızın baskısıyla elektrik üreten yol kaplamalarına imkan tanır. Bu tür basınç levhalarını çevre güvenliğinde kullanabilirsiniz. Örneğin müzeye gizlice giren biri taşa basınca piyezoelektrik devre hemen güvenliği uyaran bir elektrik sinyali üretir. Kalsiyum–bakır–titanat (CCTO) gibi malzemeler ise çok küçük boyutlu sığaçların çok fazla elektrik depolamasını sağlar. Bu da başlıktaki süper sığaçların önünü açar. Bunlar bozulana dek 100 kat fazla enerjiyi hızla depolayıp boşaltabilir. Minyatür elektronikte oyunun kurallarını değiştirirler ama 4. grafen devrimine gelirsek:

İlgili yazı: Gücü Kullan!

 

4. Süper irgiteçler

90’lardan itibaren elektronikte devrim yapan büyük üçlünün son üyesi süper irgiteçlerdir. Bunlar 2018’de ortaya çıktı ama irgiteç nedir derseniz… Tel sargı (bobin) elektrik akımı ve mıknatıslanan bir çekirdek düşünün. İrgiteçlerde üçünü bir arada kullanırız ki bunlar içindeki manyetik alanı değiştirir. Mesela içinden elektrik geçirseniz buna bir süre direnir, sonra da elektrik akımını gayet güzel iletir ve elektriği kestiğinizde yine direnç yaparlar. Oysa bunlar küçülmeye belki de en uygunsuz parçalardır.

Neden derseniz irgitim değeri yüzey alanıyla orantılıdır. İrgiteç küçüldükçe, yani yüzeyi küçüldükçe irgitim değeri azalır. Diğer saydıklarımda teknolojiye takla attırarak iyileşme sağlarsınız. Oysa ilk bakışta irgiteçleri ancak yepyeni malzemelerle üretince küçültebilirsiniz. Neyse ki manyetik irgitimin yanı sıra kinetik irgitim de var. Bu durumda elektrik taşıyan parçacıkların eylemsizliği (ataleti) parçacıkların hareket (akış) yönünü değiştirmeye direnmesini sağlar. Örneğin elektronlar yön değiştirmeye direnir.

Öyle ki elektronlar hızlanmak veya yön değiştirmek için birbirini itmek zorundadır. İşte elektrik akımının böyle direnç göstermesi kinetik irgitim yaratır. Kaustav Banerjee yönetimindeki Nanolectronics Lab şirketi artık irgiteçleri de grafenden yapıyor. Böylece süper irgiteç prototiplerini test ediyor. Biz de buraya dek hem temel elektronik öğrendik hem de grafenin gerçek yararlarını sıraladık. Böylelikle medyada sık çıkan grafen devrim yapacak söylemini de temellendirdik. Tamam, devrim yapacak ama nasıl yapacak sorusunu yanıtladık. Oysa beşinci ve şimdilik son devrimin yanında ilk dördü basit kalır:

İlgili yazı: Düz Dünya Teorisini Çürüten 12 Kanıt

 

5. Nesnelerin elektroniği

Nasıl ki nesnelerin interneti yakın gelecekte yara bandı benzeri basit bir yapışkan etiketle 100 yıllık bir antika masayı bile akıllı cihaza dönüştürecek, grafen sayesinde de birçok malzemeye elektronik özellikler katacağız. Şöyle düşünün: E-etiketleri alıyor ve masaya yapıştırıyorsunuz. Bunlar mini güneş enerjisi hücresi, wi-fi anteni gibi donanımlarla masayla veri alışverişi yapmayı sağlıyor. Etiketi yapıştırdığınız her şeyi sensörlerle internete bağlıyor. Oysa grafeni birçok üretim malzemesine neredeyse kek hamuruna karbonat katar gibi eklemek, en azından ara film katmanı olarak eklemek mümkün olacak. Böylece elektronik ahşaptan masif ceviz mobilyaları bile “akıllandırabileceksiniz”.

Grafen lifleri ileride kaslarımızın arasına yerleştirerek insan bedenine üstün güç ve refleks kazandırmak mümkün olacak. Bunun için Star Wars’daki gibi robot kol, bacak takmaya gerek kalmayacak. Bütün bunlar iyi hoş da niye şimdi yapmıyoruz hocam derseniz haklısınız. Grafende ve hatta kullanım teknolojisinde sorun yok ama grafeni seri üretmek çok zor. Bunun için klasik üretim tekniklerine bakalım. Örneğin grafiti alır, okside eder (yakar), suda çözer ve ardından kimyasal buhar tortusu birikimiyle grafen üretirsiniz. Oysa grafen tortulları ancak az sayıda madde üzerinde birikebilir.

Elbette

…Grafen oksidi kimyasal olarak indirgeyebilirsiniz. Oysa bu şekilde imal ettiğiniz grafen çok düşük kaliteli olur. Grafiti soğan kabuğu gibi kat kat soyarsınız ama bu sefer de malzeme kalınlığını ayarlayamazsınız. İşte grafen devrimiyle aramızdaki tek engel budur. Henüz elimizde ucuz seri üretim teknolojisi yok. Bu yüzden 2004’ten beri grafen konuşuyor ama sıradan PC elektroniği kullanmaya devam ediyoruz. PC’lerin yapısal olarak 40 yıl önceki PC’lerden pek farkı yok. Aynı teknolojinin güzellemeleri bunlar ama grafen elektronikten spintroniğe geçiş yapmaya izin verecektir. Öyleyse yazının son kısmında gelecek vaat eden üretim tekniklerin görelim:

İlgili yazı: Zamanda Yolculuk Etmenin 9 Sıra Dışı Yolu

 

 

Lazer kazımalı grafen üretimi

Bu tekniğin iki türü var ki birinde yine grafen oksitle çalışıyorsunuz. Öte yandan grafeni kimyasal olarak indirgemek yerine lazerle indirgiyorsunuz. Lazerin nokta atışı yapan ve ince ayar yapmaya izin veren ısısı VE radyasyon (ışık) basıncı vardır. Bu da grafen atomlarını neredeyse tek tek dizmeye izin verir. Böylece çok kaliteli grafen kafesleri yaparsınız. İkinci lazer tekniğinde ise yüksek ısıya dayanıklı plastikleri (polyamidler) alır ve içine lazerle doğrudan grafen işlersiniz. Bu durumda poliyamid atomik kek kalıbı işlevi görür. Peki bu ne demektir?

Lazer, plastiği yakarken içindeki grafen atomları açılan boşluklara uyarak organize olur. Bu sayede poliyamide atomik ölçekte şekil verebilirsiniz. Böylece istenen kalite ve büyüklükte grafen örgüleri seri üretirsiniz. Bu ne işe yarar derseniz… Gerilim algılama, Covid-19 tanısı koyma, ter analizi; kardiyo çekmek, beyin ve sinir elektrosu çekmek… Bütün bunlar için gereken çipleri grafenden üretmek mümkündür. Yine de asıl devrim enerji depolama alanında olacaktır.

Sonuçta termodinamik yasalarına uygun bir evrende yaşıyoruz. Güneş enerjisinin yaygınlaşmasının önündeki en büyük sorun da enerji depolama sınırlamasıdır. Grafen ise süper piller üretmeyi sağlar. Mesela telefonun ekranı maksimum parlaklıktayken pilin bir ay dayanmasını sağlar… Bu sayede güneş enerjisi doğal gazla rekabet edecek seviyeye gelir. Yeni nükleer santral teknolojisini bile geride bırakarak ucuz ve temiz enerjiyi en sonunda yaygınlaştırır.  Buna daha net örnek vereyim:

Grafen için devrimsel uygulamalar

Eskiden büyükbabalarımızın (benim gibi 46 yaşına bugün girer biri için babalarımızın) kendinden kurmalı kol saatleri vardı. Kol oynadıkça saat zembereği kendini kurardı. Oysa grafenle tribolektrik nano-üreteçler, yani mikroskobik veya tırnak boyundaki elektrik jeneratörleri üretebilirsiniz. Belki hidrojen yakıt hücreleri bile küçülür. Böylece Terminator’u 100 yıl çalıştıran güç kaynağı gerçek olur. Gelecekte vücutta gezinecek mikroskobik robotların pili bitmez. Esnek kumaştan biyoyakıt ve hidrojen yakıt hücreleri yaparız. Giysilerimizin kendisi elektrik jeneratörü olur veya kumaşı üstür organik fotovoltaik hücrelerle kaplarız ve ceketiniz kış güneşinde bile telefon şarj eden elektrik üretir.

İlgili yazı:  Evrenin En Büyük Yıldızı UY Scuti mi?

 

Grafen için sonsöz?

Lazer kazımalı grafeni şimdiye dek hiç görülmemiş sensörler üretmekte kullanacağız. Buna nesnelerdeki mekanik ve fiziksel değişimleri algılayan fiziksel sensörler ve elektriksel özelliklerin değişimini gören elektronik sensörler dahildir. (Direnç ve çeli (empedans) gibi). Hatta sığa ve irgitim sensörleri bile geliştirebiliriz. Bunun dışında gazlar ve nem oranındaki değişiklikleri görecek sensörler vardır. Böylece vücudunuza girecek kum tanesi boyunda bir sensör yaşam sinyallerinizi alacaktır. Kalp ritmini, su içmeniz gerekip gerekmediğini, kan basıncını ve hatta dopamini ölçecektir.

Hani Uzay Yolu’nda ortam verisini alan tricorderlar var ya, işte onların modası icat etmeden geçecektir. Hastanede tam kapsamlı muayene olmak yerine, omzunuza yapıştıracağınız küçük bir yara bandı gerçek zamanlı olarak sizi muayene edecektir. 7/24! İşte bu teknolojiye nesnelerin veya etiketlerin elektroniği diyebiliriz. Özellikle de Harvard araştırmacılarının daha 10 yıl önce 3 kat grafenle yüksek sıcaklıkta çalışan süperiletken yaptığını düşünürsek gelecek geldi bile deriz.

Siz de güneş enerjili yollar ve elektrikli araçları şarj eden akıllı otoyollara şimdi bakabilirsiniz. Temiz enerji için toryum reaktörü ve nükleer füzyon reaktörü nasıl çalışır diye sorabilirsiniz. Hibrit araçlar için grafen yakıt pilini ve uzaydan güneş enerjisi ışınlama teknolojilerini inceleyebilirsiniz. Hızınızı alamayarak Güneş Rüzgarından 1000 Yottawatt Enerji Üreten Uyduya da bakabilirsiniz. Kendinizi cesur hissediyorsanız Mini Neptünlerdeki Süperiyonik Siyah Buza ve kendi kendine bardaktan taşan süper sıvılara da göz atabilirsiniz. Bilimle ve sağlıcakla kalın.

Tek kutuplu mıknatıslar var mı?


1Electric field–tunable superconductivity in alternating-twist magic-angle trilayer graphene
2Unconventional superconductivity in magic-angle graphene superlattices
On-chip intercalated-graphene inductors for next-generation radio frequency electronics

Gücü Kullan! >> Laptop ve tablette pil ömrünü uzatmanın en pratik 10 yolu

 

Modern dünya bilgisayarlar üzerine kurulu derseniz hayır, piller üzerine kurulu derim. Çünkü bugün bir mobil cihaz krallığında yaşıyoruz ve mobil cihazlar da pilsiz çalışmıyor. Hatta pil takmadığımız bir tableti laptoplar gibi doğrudan şebeke elektriğiyle çalıştıramıyoruz!

Neyse ki pil ömrünü uzatmak için birçok seçeneğimiz var: Dıştan takma iPhone pillerinden yedek laptop pillerine kadar pek çok çözüm mağazalarda bizi bekliyor ve içimizden bazıları da esnek güneş panelleriyle açık havada tablet şarj eden elektrikli çantalar satın alıyor.

Ancak, bu pahalılıkta pil ömrünü uzatmak için yeni cihaz satın almak zorunda değilsiniz. Sadece kullanıcı alışkanlıklarını değiştirerek pil ömrünü uzatabilirsiniz. İşte size pil ömrünü uzatmanın en pratik 15 yolu:

 

 

1. Sık şarj etmeyin

Sık şarj edilen pillerin ömrü kısalıyor. Örneğin Lenovo ve Sony laptoplar, pil ömrünü uzatmak için özel bir yazılım kullanarak pili sadece yüzde 80 oranında şarj ediyor. Şehir içi kullanımda bu çok pratik bir yöntem. Sonuçta işte, ofiste ve kafede laptopu prize takıyoruz.

Elbette bir toplantı veya sunuma giderken çantanız hafif olsun diye şarj cihazınızı yanınıza almadığınız anlar oluyor. O zaman da yüzden 80 dolu olan pil bir-iki saatlik toplantıda işinizi fazlasıyla görüyor.

Bununla birlikte şehir dışı veya yurt dışı seyahate giderken veya laptopu tatilde yanınıza almak istediğiniz zaman yüzde 80 şarj limitini devre dışı bırakabilirsiniz. Bu da 10-15 günlük tatil süresinde pil kullanım süresini uzatır.

 

2. Pili boş ya da dolu bırakmayın

Cihazınızı uzun süre kullanmayacaksanız pili cihazın içinde tam dolu veya tam boş bırakmayın. Her iki seçenek de pil ömrünüzü azaltıyor ve pili boş bırakmak içlerinden en kötüsü. Çünkü pil sürekli boşalmaya alışmışsa son kez boşaldıktan sonra tekrar şarj olmayabilir.

Laptopunuz prize takılı olduğu sürece piliniz hem cihazla hem de şebeke elektriğiyle temas halindedir. Bu nedenle de laptopu kapatsanız bile içindeki pil zamanla boşalır. Aslında laptopun fişini çekseniz bile piliniz yavaş yavaş boşalacaktır ki bunu tabletinizi uzun süre kullanmadığınız zaman da görebilirsiniz (özellikle de tabletin pilini sökemediğinizi dikkate alırsak).

Kısacası pili uzun süre kullanmayacaksanız ya cihazın fişini çekin ya da pili çıkartın. Çıkarttığınız pili statik elektrik üretmeyen bir kılıfa sararak ışık almayan kuru bir yerde ve oda sıcaklığında saklayın. Tabletin pilini sökemezsiniz ama Apple gibi üreticiler bu sebeple pili yarı dolu bırakmanızı öneriyor.

 

 

3. Ömrü biten pili kullanmayın

Gerçekten o pile aşık değilsiniz değil mi? Her şeyin bir sonu var ve pilin ömrü bitmişse değiştirin. Yoksa cihazınız zarar görebilir. Normalde Windows pilin ömrü bitmek üzereyken sizi uyarıyor, ama bu konuda Windows’un keyfini beklemek zorunda değilsiniz. Gizli Windows komutu ile bunu siz de kontrol edebilirsiniz:

Başlat düğmesini veya klavyenizde Windows + R tuşlarını tıklayarak açılan arama kutusuna cmd yazın. Ardından cmd.exe’ye sağ tıklayıp yönetici olarak çalıştırın ve şimdi açılan siyah kutuya powercfg /batteryreport yazın. Windows siyah kutuda o an açık olan klasörün içine battery-report.html diye bir rapor kaydedecek.

 

 

Bu noktada iki satıra bakacaksınız: Design capacity ve full charge capacity. İlki pilin fabrika çıkışı kapasitesini, ikincisi de şu andaki şarj kapasitesini gösterir. İkisi arasında yüzde 20’den fazla fark varsa pili değiştirme zamanı gelmiş demektir.

Örneğin, şirket bilgisayarının ekran görüntüsünde tasarım kapasitem 41 mWh görünüyor, ama daha dikkatli bakınca mevcut kapasitemin sadece yüzde 27 mWh olduğunu görüyorum! Demek ki pil değiştirme zamanı gelmiş. 😀

 

 

4. Pili yeniden kalibre edin

Pilin kullanım ömrünün azalması her zaman pil ömrünün bitmesiyle alakalı değildir. Bazen piliniz mutsuzdur ve mutlu etmek için de yeniden kalibre etmeniz gerekir. Bu yöntem yeni model Mac’ler için geçerli değil, ama eski model Mac’lerde ve Windows bilgisayarlarda kullanabilirsiniz:

Kalibrasyon ne demek derseniz piliniz Windows’a doluluk (şarj) oranını yanlış raporluyor olabilir. Öyle ki Windows pilin yüzde 80 dolu olduğunu sanırken gerçekte piliniz yüzde 10 dolu olabilir ve bu yüzden laptop aniden kapanınca üzerinde çalıştığınız dosyalarınızı kaybedebilirsiniz.

Normalde laptopunuza yüklü yazılımlar arasında pil kalibrasyon aracı da vardır. Ancak dilerseniz elle kalibrasyon yapabilirsiniz:

  • Pili şarj edin.
  • Bırakın soğusun.
  • Güç seçeneklerine gidin.
  • Kritik pil uyarısı düzeyini yüzde 5’e ayarlayın.
  • Kritik pil eylemini “uyku” olarak seçin.
  • Laptopun fişini çekin ve pili bitip kapanana kadar çalıştırın.
  • Birkaç saat bekletin ve tekrar şarj edin.

 

 

5. Bir güç planı seçin

Windows 8.1’de (RT 8.1 değil) pil tüketimini azaltmak için Dengeli ve Güç Tasarrufu modlarını seçebilirsiniz. Dengeli modda sistem ne zaman ekstra güce ihtiyacınız olduğunu tahmin etmeye çalışır.

Güç Tasarrufu ise ekran parlaklığını azaltır. Ayrıca sisteme takılı olan hızlı ekran kartını kullanmak yerine, anakart üzerindeki bütünleşik ekran kartına geçerek güç tüketimini azaltmaya ve böylece pil kullanım ömrünü uzatmaya çalışır. Tüm laptoplarda güç ayarı var ve siz de kendi özelleştirilmiş ayarlarınızı yapabilirsiniz.

Apple’ın güç yönetimi ayarları Sistem Tercihleri > Enerji Tasarrufu altında yer alıyor. Apple ayarları Windows kadar kapsamlı değil, ama bunun sebebi Apple’ın Mac pil ömrünü uzatmak için OSX‘te varsayılan olarak birçok öntanımlı ayar yapmış olması.

 

 

6. Ekran parlaklığını azaltın

Kim ne derse desin, bilgisayarda en çok pil tüketen bileşenlerden biri ekrandır. Ekran parlaklığını azaltarak bunun önüne geçebilirsiniz. Hatta üreticinin otomatik ekran parlaklığı ayarlarına da güvenmeyin. Çünkü ekran parlaklığını gölgeli iç mekanlarda çok yüksek tutuyorlar. Parlaklığı kendiniz kısın.

İkinci olarak ekran koruyucusu kullanmayın. O da pil tüketiyor. Bunun yerine, kullanılmayan laptopta ekranı 5 dk sonra kapat (ekran uykusu) modunu seçin. En iyi tasarruf yöntemi budur.

 

 

7. Laptopa bağlı cihazları çıkarın

Şarj etmek için akıllı telefon mu bağladınız? Taşınabilir Wi-Fi alanını açıp internete telefonun 3G bağlantısından mı giriyorsunuz? Çıkarın efendim, çıkarın! Laptopa hoparlör taktıysanız onları da çıkarın. Pil kullanım ömrünü uzatmak için bütün aksesuarlarınızı çıkarın. Bu cihazlar kullanmasınız da güç çeker.

Pili tüketen diğer bir sorun da eski USB bağlantı noktaları ve kablosuz bağlantı bağdaştırıcılarının verimsiz çalışması: USB 1.0 ve USB 2.0 portları cihazınızdan çok fazla güç çekiyor. 801.11n ve 802.11ac standartları çok daha verimli, ama 801.11b standardı bağdaştırıcılar Wi-Fi açıkken pili hızla tüketiyor.

 

 

8. Kullanmadığınız özellikleri kapatın

PC kartları, laptopa takılı USB flash bellekler, USB harici sabit disk ve SSD sürücüleri, internet radyosu, Bluetooth ve Wi-Fi kablosuz internet bağlantısı çok güç tüketiyor.

Bazı üreticiler pil azaldığında Wi-Fi bağlantısını otomatik olarak kesen donanım anahtarları kullanıyorlar, ama sürekli laptopta yazı yazan biriyseniz internetin aniden kesilmesini istemezsiniz. En iyisi pilin kullanım ömrünü uzatmak ve bunu siz yapın: Windows 8’de Windows tuşu + C’ye basın ve Ayarlar > İnternet Erişimi > Wi-Fi’a gidin ve Wi-Fi’ı kapatın.

 

 

9. Virüs taraması yapın

Yoksa internette hâlâ virüs programı olmadan mı geziyorsunuz? Laptopa hemen bir antivirüs yazılımı kurun veya zaten kuruluysa derhal sistem taraması yapın. Laptopa virüs bulaşmışsa bu tür kötü amaçlı yazılımlar gizlice internete girerek internet bağlantınızı ve pili sömürebilirler.

Windows’la uğraşmak istemiyorsanız Mac veya en iyisi Linux (Ubuntu vb.) bilgisayar da kullanabilirsiniz. Piyasada pek az OSX virüsü bulunuyor ve Linux PC’ye bulaşan virüsler de yok denecek kadar az. Buna ek olarak antivirüs yazılımınızı güncelleyip yeni tehditlerden korunun.

 

 

10. Gereksiz programları kapatın

Windows’a antivirüs yazılımı, DropBox, Google Drive vb. kurduğunuzda bunlar hemen otomatik başlat menüsüne ekliyor. Böylece laptopu her açışınızda arka planda çalışarak RAM ve pil sömürüyor. Söz konusu programları elle kapatmak da yeterli değil. Sistem açıldığında otomatik olarak çalışmalarını önlemeniz gerekiyor.

Peki nasıl yaparsınız? Windows Yapılandırma Aracı’nı (MSCONFIG – Sistem Yapılandırması) veya Apple’ın Etkinlik Monitörü’nü kullanarak tabii! MSCONFIG’i Windows + R tuşlarını tıklayarak çalıştırın. Başlangıç’a gidin ve Görev Yöneticisini Aç’ı tıklayın. Açılan listeden size gereksiz gelen programları kapatın. Yanlışlıkla PC için yüklenmesi gereken programları devre dışı bırakmayın!

Buna ek olarak bir seçeneğiniz daha var: MSCONFIG’de hizmetler bölümüne giderek ve dikkatli olarak gereksiz Windows hizmetlerini de kapatabilirsiniz. Zaten bunların çoğu işletim sisteminin hizmetleri değil, PC’ye kurduğunuz ama kullanmadığınız programların hizmetleridir. Ancak, yanlış hizmeti kapatmak yanlış programı kapatmaktan daha tehlikeli olabilir.

 

 

11. PC’ye ek RAM takın

Windows 7, 8 ve 10 gibi 64 bitlik bir işletim sisteminiz varsa laptopunuzda en az 8 GB RAM olmalı. Yoksa bilgisayarınız eksik RAM’i sabit disk sürücünüze Page File yazarak tamamlıyor. Hard disk ne kadar çalışırsa piliniz o kadar çabuk tükeniyor. Yeterli RAM takarsanız laptopunuz hard diski geçici bellek olarak kullanmadan çalışır ve böylece pil kullanım ömrünüz uzar.

 

12. SSD takın

Katı hal sürücüsü (SSD) flash bellek teknolojisi kullanan bir depolama cihazıdır. Genelde laptoplarda HDD (Hard Disk), yani sabit disk sürücüsü bulunuyor ve bunlar mekanik cihazlar. İçinde pikap benzeri bir okuma kafası, okuma kolu ve birkaç disk var. Tüm bu parçalar sürekli dönüyor ve fazla pil tüketiyor.

SSD ise sadece elektrik çekiyor ve mekanik bir sistem olmadığı için çok daha az pil tüketiyor. Öyle ki depolama alanının RAM gibi çalışmasını sağlıyor. Hatta RAM yetmezse Windows SSD’ye yazıyor; ama SSD bileşeni RAM gibi çalıştığı için bu durumda bile daha az pil tüketiyor. Üstelik SSD laptoplar HDD laptoplardan çok daha hızlı çalışıyor.

Yine de dikkatli olun. Bazı SSD’ler fazla pil tasarrufu sağlamıyor. Tasarruflu SSD’leri internetten araştırın ve içlerinden en iyisini seçin (SSD’ler HDD’lerden pahalı olduğundan fiyat / performans oranına dikkat etmek gerekiyor).

 

Türk köylüsü laptopu eşeğin sırtına vurulmuş sabit güneş enerjisi panelleriyle şarj ediyor. Doğa şartlarında eşeği de laptopu da yoruyor.

 

13. Laptopu yormayın ve iyi davranın

Laptopunuzun bazı açılardan çocuğunuz veya kedinizden farkı yoktur. Ona iyi davranın. Örneğin sıcak yaz güneşinde arabada camın önünde bırakmayın. Aşırı sıcaklar laptop ve tablet pilini öldürür. Aşırı soğuktan da koruyun. Tablet ve laptopları oda sıcaklığında tutmaya gayret edin. Sıcak ve soğuktan siz rahatsız oluyorsanız tabletiniz de rahatsız olur.

 

 

14. Tarayıcınızı değiştirin

Bu sözümüz Mac kullanıcılarına. Gerçi bunu yapan az ama yine de uyaralım: Mavericks veya Yosemite yüklü olan bir Mac’te kesinlikle Google Chrome browser kullanmayın. Çünkü Apple, Safari’yi Mac için optimize etti. Google ise Chrome’u optimize etmedi. Chrome yüklü bir Mac’in pil kullanım ömrü 1 ila 3 saat azalıyor.

 

 

15. Yedek pil taşıyın

Bu önerimiz daha çok Windows laptoplar için geçerli. Apple laptoplar ve tabletlerin büyük çoğunun pilini çıkaramıyorsunuz. Ancak, laptop pilini çıkarma imkanınız varsa yanınızda yedek pil taşıyabilirsiniz. Araba kullanıyorsanız laptop çantasında tutmanız yeter.

Ayrıca laptopun ağırlığını artıran ve arka tarafını kalınlaştıran ek hücreli büyük piller de satın alabilirsiniz. Kalın pil kullanmak istemiyorsanız harici laptop pili de kullanabilirsiniz.

Bu tür harici pillerde laptop prizi dışında mobil cihaz şarj etmek için USB bağlantı noktaları da bulunuyor. Böylece hem laptopu hem de akıllı telefonu şarj edebiliyorsunuz. Son olarak gerekmedikçe pil kullanmayın; cihazınızı kafede, ofiste ve evde prize takın!

Peki, siz pil ömrünü uzatmak için hangi yöntemlerini kullanıyorsunuz? Aşağıda yazın da birlikte öğrenelim. 🙂

Bukalemun Deri Üretildi >> Modaya göre renk değiştiren ceketler, arabalar, ayakkabılar, saçlar ve ojeler

California Üniversitesi, Berkeley araştırmacıları isteğe göre şekil değiştiren yapay deri ürettiler. Bukalemun gibi renkten renge giren süper ince silikon deri “aktif kamuflaj” çağını başlatıyor.

Artık deri ceketlerle ayakkabılar modaya göre renk ve desen değiştirecek, bukalemun deriden üretilen giysilerin modası geçmeyecek. Yapay deri sayesinde asker kamuflajları da renk değiştirerek her türlü ortama uyum sağlayacak. Ancak bukalemun teknolojisi modayla sınırlı değil.

Geleceğin az elektrik tüketen esnek ekranları, renk değiştiren mobilyalar ve uçaklarda metal yorgunluğunu tespit eden akıllı sensörler de bukalemun deri türevlerinden üretilecek. Bu sensörler depremde hasar gören binaları ve köprüleri tespit etmeyi kolaylaştıracak.

 

 

Boya yerine yansıtıcı yüzeyler

Esnek bukalemun deri renk değiştirme özelliğini silikon film üzerine kazınan ve sadece belli bazı renkleri yansıtan mikroskobik çizgilere borçlu:

Yol kenarındaki bariyerleri sürücülere göstermek için kullanılan kedigözü plastikler ve kadın çantalarını süsleyen renkli pullar gibi ışığı yansıtan mikro çizgilerle kaplı bukalemun deriyi iki ucundan tutup kıvırdığınız zaman renk değiştirmesini sağlıyorsunuz.

Aktif kamuflaja izin veren deri bükülüp kıvrıldığında yüzeyindeki çizgilerin açısı değişiyor ve örneğin kırmızı ışığı yansıtmak yerine maviyi yansıtarak derinin renk değiştirmesini sağlıyor. Boya yerine yansıtıcı mikro yüzeyler kullanan bukalemun deri bu şekilde farklı desenler üretiyor.

 

 

Nasıl üretildi?

Araştırmacılar bukalemun deriyi yaratmak için önce süper ince bir silikon film ürettiler, ardından bu deriye insan saçından ince olan binlerce çizik attılar. Her çizik belirli bir dalga boyundan küçüktü ve o dalga boyuna karşılık gelen ışık ışınlarını (örneğin turuncuyu) insan gözüne ayna gibi yansıtıyordu.

İşin sırrı da burada yatıyor: Yapay derinin üzerinde farklı kalınlıkta birçok çizgi olduğu için bu malzeme ihtiyaca göre gökkuşağının bütün renklerini yansıtarak renk ve desen değiştirebiliyor.

Doğada kelebek kanatları bu tekniği kullanıyor. Kelebek kanatları bazı renkleri emen ve bazılarını yansıtan mikro pullar içeriyor. Bu renkli pullar yansıtıcı özellikleri sayesinde standart boyalardan çok daha parlak ve canlı renkler üretebiliyor.

 

 

Saçlara renk geliyor

Modacılar şimdiden bukalemun deri teknolojisine göz dikti. Çünkü işin içinde modaya göre renk değiştiren kıyafetler üretmek var. Modası geçen giysilerin tekrar tekrar kullanılmasına imkan veren bu teknoloji her yıl yeni kıyafetler satmak isteyen konfeksiyoncuların işine gelmeyebilir, ama renk değiştiren giysiler kendi moda akımını başlatacak gibi görünüyor.

Bilim adamları bukalemun teknolojisini ileriki yıllarda daha da geliştirerek giyilen kıyafete, hatta ortam ışığına göre renk değiştiren rujlar, ojeler ve saç boyaları üretmeyi planlıyor. Örneğin, kelebek kanadından esinlenen renkli pullar daha ince tonlarda saç boyası üretilmesini sağlayarak bu basit reklam sloganına net gerçeklik kazandıracak.

 

 

Bukalemun deri nasıl çalışıyor?

California Üniversitesi, Berkeley’den Connie J. Chang-Hasnain, “Dünyada ilk kez sadece eğip büktüğünüz zaman renk değiştiren bir bukalemun deri ürettik” diyor. Peki, bukalemun deri renkten renge girmeyi nasıl başarıyor? Elbette optik biliminden yararlanarak:

Telefon ekranındaki Instagram fotoğraflarında, tablolarda, giysilerde, hatta çıplak tenimizde gördüğümüz renkler sıvı kristaller, boyalar, pigmentler ve kedigözü gibi yansıtıcı materyallerle üretiliyor. Örneğin kırmızı çanta, kırmızı ışık dışındaki renkleri emerken kırmızıyı yansıtıyor.

Temelde kısa dalga boylu ışık ışınları mavi renge ve morötesine kayarken, uzun dalga boylu ışınlar da kırmızı ve kızılötesine doğru kayıyor. Gökkuşağı renklerine karşılık gelen bu tayfın ortasında ise sarı, yeşil ve diğer renkler yer alıyor.

 

 

Işığın yüzde 83’nü yansıtıyor

Bukalemun deri pigment ve boya kullanmıyor. Bunun yerine sadece belirli dalga boylarını yansıtan mikroskobik aynalara karşılık gelen süper ince çiziklerden yararlanıyor.

Yapay deriyi oluşturan 120 nanometre kalınlığındaki silikon film üzerinde bulunan çizikler sadece belirli renkleri yansıtıyor. Ancak deri esneyip büküldükçe çiziklerin açısı değişiyor. Kırmızıyı yansıtan çizgiler gölgede kalırken maviyi yansıtan çizikler açığa çıkıyor ve derinin maviye bürünmesini sağlıyor.

 

 

Bukalemun deri ışığın yüzde 83’nü yansıtarak en parlak ve canlı renklerin üretilmesine izin veriyor. Ancak pastel renkleri de büyük kolaylıkla üretiyor: Bükülen deriyi kaplayan çiziklerin arasındaki mesafenin değişmesi, çiziklerin açısına ince ayar yapar yaparak koyu yeşil gibi renk tonlarını da üretiyor.

Normalde çiziklerin arasında 25 nanometre mesafe bulunuyor ama eğilip bükülme sırasında bu mesafe daralıyor. Bukalemun deriyi oluşturan silikon filmde daha ince ve birbirine daha yakın çizikler açarak yapay derinin renk ve desen çözünürlüğünü yükseltmek mümkün.

 

 

Bu daha başlangıç

Bukalemun derinin prototip haliyle modaya göre renk değiştiren ceketlerde kullanılması pek mümkün değil. Çünkü ceket vücutta kıvrıldıkça rastgele renklere bürünecek. Bu tür değişken ceketler de bir gün moda olabilir, ama asıl marifet istediğimiz zaman istediğimiz renge giren bukalemun deriler üretmek.

Gelecekte bu da mümkün olacak. Bilim adamları deriye düşük voltajlı elektrik akımı verildiği zaman yüzeyindeki mikro pulların, hatta moleküllerin yer değiştireceği materyaller geliştiriyor. Bu tür akıllı boyalar kumaş ve deride renk değiştirerek hep moda olan ilk giysilerin satışa sürülmesini sağlayacak.

 

 

Bukalemun deri teknolojisiyle üretilen ve renkten renge giren otomobiller, duvarlar, dış cephe kaplamaları, mobilyalar ve halılar büyük gelecek vaat ediyor. Ancak konfor, üretim, sanat ve moda bu sayede yeni bir boyut kazanırken endüstriyel tasarımcılar için zor bir dönem başlıyor.

Bugüne kadar satın aldığımız mobilyalarla giysiler renk ve desen değiştirmiyordu. Oysa bukalemun deri, 4B printerda basılan ve vücuda göre şekil değiştiren elbiselerde olduğu gibi dinamik tasarım dönemini başlatıyor. Şekil, renk ve desen değiştiren ürünlerin rekabetinde hangi markaların öne çıkacağı merakla bekleniyor.

 

 

1Flexible photonic metastructures for tunable coloration: L. Zhu, J. Kapraun, J. Ferrara, and C.J. Chang-Hasnain, “Flexible photonic metastructures for tunable coloration,” Optica, 2, 3, 255-258 (2015) doi: http://dx.doi.org/10.1364/OPTICA.2.000255 http://www.opticsinfobase.org/optica/abstract.cfm?uri=optica-2-3-255
2http://en.wikipedia.org/wiki/Chameleon

 

3B Printerlara Renk Geldi >> Dünyanın ilk renkli 3B printerı Objet500 Connex3 göz kamaştırıyor

Eskiden 3B printerlar siyah-beyaz televizyonlar gibiydi ve sadece tek renkli baskı yapabiliyordu. Stratsys’in geliştirdiği Objet500 Connex3 modeli ise çok renkli baskı yapıyor ve böylece mağazalarda beğendiğimiz bütün o güzel eteklerle gömlekleri orijinal renkleriyle üretebiliyor.

Objet500 Connex3, farklı sertlikte 3 ayrı baskı reçinesi ve 10 ana baskı rengi kullanıyor. Bu sayede motosiklet kaskından gözlük çerçeve ve camlarına, hatta ayakkabılara kadar birçok ürünü basabiliyor.

3B printerların sert plastikten yumuşak kumaşa dek her türlü materyali basması hem sanayiye esneklik getirecek hem de printerların imalatta makinelerin yerini almasını hızlandıracak. Bunun için resimlere şöyle bir göz gezdirmek yeterli. 3B printerlar sayesinde yakında istediğimiz ürünü çok daha ucuza satın alabileceğiz.

 

 

Tüketicinin zevkine göre

3B printerların en büyük özelliği, konfeksiyon giysiler gibi herkese uygun tasarlanmış standart hazır ürünler yerine, müşterinin özel sipariş vermesine imkan tanıması.

3B printer baskı teknikleri üretim maliyetlerini düşürerek işleri hızlandırdığı için, terziden siparişin butikte alışverişten ucuza geldiği bir dönem başlatıyor ve bu sadece konfeksiyonla sınırlı değil. Pek yakında özel üretim otomobil ve mobilyalar da Bauhaus’tan ucuza gelecek.

Stratsys Ürün Pazarlama ve Satış Genel Müdürü Igal Zeitun, Objet500 Connex3’ün yeni özelliklerine oldukça güveniyor: “Bizim printerımızı kullanarak sabah hayalini kurduğunuz bir eşyayı akşam elinizde tutabilirsiniz. Hem de istediğiniz renkte, istediğiniz dokuda ve istediğiniz cilayla.”

 

 

Objet500 Connex3 üç farklı baz reçine ve 10 renkli palet kullanarak, motosiklet kaskından güneş gözlüğü ve ayakkabıya kadar birçok farklı ürün basabiliyor. Bugüne kadar gözlük çerçevesi basan 3B printerlar vardı, ama aynı printerda hem güneş gözlüğü basmak hem de gözlüğün numarasız camını basmak imkansızdı. Objet500 Connex3 ikisini de yapabiliyor. Ona bakarsanız, mutfak robotlarından futbol topları ve telefon kulaklıklarına çok sayıda diğer ürünü de basabiliyor.

 

 

 

Sabah prototip, akşam raflarda

3B printerların en büyük iki özelliği hem yeni bir ürünün kalıbını basması hem de kendi printer parçalarını basması. Bu sayede sabah prototip olarak gelen bir sipariş, akşam mağaza raflarında tüketicinin beğenisine sunuluyor:

“Bu tür 3B printer baskı teknikleri yalnızca tek siparişlik işler için önem taşımıyor. Aynı zamanda satış, pazarlama ve mühendislik alanlarında elinizdeki seçenekleri artırıyor. Kullanabildiğimiz çok sayıda materyal ve geniş renk paleti sayesinde yakında birçok tasarımcı ve mimarın 3B printer işine girdiğini göreceğiz” diyor Zeitun.

 

 

Tabii bu sözlerden anlayacağınız ve yandaki resimde görebileceğiniz gibi, Objet500 Connex3 büyük şirketler için tasarlanmış sanayi tipi bir printer. Yine de bunun imalat sanayisinde Zeitun’un sandığından çok daha büyük bir dönüşüm başlatacağına, yani büyük şirketler ve holdingler gerilerken küçük imalathanelerin öne çıkacağına emin olabilirsiniz ki bunun mantığı çok basit.

Büyük bir şirket olarak 1000 adet Objet500 Connex3 satın alıp bir fabrika kurduğunuzu varsayalım. Küçük imalatçıyı yenebileceğinizi düşünebilirsiniz ama muhtemelen yenilen siz olacaksınız. Çünkü 1000 adet 3B printer kullanarak, dünya çapındaki 10 bin 3B printer atölyesi ile rekabete gireceksiniz.

 

 

Sizin bastığınız her şeyi onlar da basabilecekler. Rekabette öne çıkmanızı sağlayan, sadece sizin üretebileceğiniz bir ürün olmayacak. 3B printer alan herkes istediği ürünü üretebilecek, üstelik her gün başka bir şey üretebilecek. Eskiden bu maliyetler, lojistik ve tek üründe uzmanlaşma gibi sebeplerle mümkün değildi. Artık mümkün ve bu aşamaya gelmemize sadece 5 yıl var.

Objet500 Connex3 330 bin dolar değerinde ve 2014 yazında satışa sunulacak; ama 3B printerlar neredeyse bilgisayar CPU’larının hızlanması kadar hızlı ucuzluyor. Bu makinelerin her birine 330 bin dolar veren büyük şirketler, beş yıl içinde 30 bin dolara 10 makine satın alarak onların karşısına çıkan orta ölçekli atölyelerle rekabet etmek zorunda kalacaklar.

 

3B printer devrimine hazır mısınız? Sizi bilmem ama hepsi de birbirinden güzel bu ürünleri görünce ben sabırsızlanmaya başladım. Pek yakında Tchibo’ya düşmesini bekliyorum. 🙂

 

 

Stratasys Objet500 Connex3 çok renkli ve çok amaçlı 3B printer

 

 

2013 teknoloji trendleri >> Büyük Veri, Mobil Bulut, 3B Printer, Giyilebilir Bilgisayarlar ve Karanlık Sosyal Medya

2013’ten geleceğe baktığımızda önümüzdeki 100 yılı şekillendirecek olan 3 temel teknoloji görüyorum. Bunlar Büyük Veri, Bulut Bilişim ve 3B Printerlar… Bu yıl Büyük Üçlüye eşlik eden gelişmeleri ise “Eşyaların İnterneti”, Giyilebilir Bilgisayarlar, Oyunlaştırma ve Google DoubleClick Reklam Modeli olarak sıralayabiliriz.

Oysa 2013’e girmeden önce bir de 21 Aralık Maya Takvimi meselesi var 🙂. Teknoloji öngörülerimizi gerçekleştirmek için önce bu kıyameti atlatmamız gerekiyor ve madem yılbaşı yaklaşırken herkes bir kehanete sarılmış…

 

…Ben de kendi teknoloji öngörülerimi açıklıyorum:  Buyurun 2070 dünyasına!

 

Bugüne kadar Atom Çağı dedik, Bilgisayar Çağı dedik, Uzay Çağı dedik ama içinde bulunduğumuz çağ hiç değişmedi, çünkü ekonomik üretim biçimleri değişmedi. Ekonomi değişmediği için ülkelerin yönetim şekli de değişmedi ama sağ kalırsak, 2070’te yeni bir dünya kurulduğunu göreceğiz. İnternet teknolojisi nihayet bu değişimi başlatıyor, bunun için gereken yeni iş modellerine kapı aralıyor.

 

Değişimin kendisine gelince:

Siyasi partilerden korsan partilere, çoğunluk diktasından internet demokrasisine, kapitalizmden kooperatif sistemlere, holdinglerden geçici internet şirketlerine, klasik satış ve pazarlamadan bulut hizmetlerine geçeceğimiz bir çağa giriyoruz. 2013, 50 yıl sonra, tarih kitaplarında Yakın Çağın sona erdiği yıl olarak okutulacak.

Yazımız uzun ve hemen sonuçlara geçmek isterseniz, Gartner 2013 teknoloji öngörülerinin özet listesi ile kısa yorumlarımı sayfanın sonunda bulabilirsiniz. Ancak…

 

…Bütün bunlar nasıl mümkün olacak derseniz, 2013’ten 2070’e uzanan yola, blog kıvamında birlikte bakalım derim :).

Megatrends dergisi yazarı John Naisbitt’in 1982’de dediği gibi: “Geleceği öngörmenin en güvenilir yolu günümüzü anlamaktır.”

 

Akıllı aksesuarlar, İsviçre Çakısı telefonlar

2010 yılında tabletlerle kontrol edilen tıp cihazları gördük. Doktorlar hastanelerdeki MR cihazlarını tabletlerle çalıştırıyordu. 2011’e girdiğimizde, telefonlar uzaktan kumanda oldu ve evimizdeki Smart TV’leri akıllı telefonlarla açıp kapamaya başladık. Bu yıl ise telefonlar rüştünü ispat edip “dile geldi”, iPhone’daki Siri uygulaması ve Google Sesli Arama gibi sesli komut yazılımları kullanıma sunuldu.

2013’te, akıllı telefonları kalp ritmini ölçmekten tutun da doktor robotlara kadar pek çok alanda kullanacağız. Doktor Robot RP-VITA ile sanal muayene devri yazımda, iPad takılı bir robotun hastaları nasıl ayakta tedavi ettiğini anlattım. Kalp ritmini ölçen iPhone ECG aksesuarı ise, kalp hastalarına acil durumlarda iPhone’la müdahale ederek hayat kurtarmanızı sağlıyor.

 

Kara Şimşek, kendi kendine giden arabalar ve sanal turizm

Google, ABD Nevada Eyaletinde kendi kendine giden servis arabaları için trafik ruhsatı aldı, Çin de kendi Kara Şimşek modeli Hongqi HQ3’ü otobanda test etti. Yandex.Haritalar, Türkiye’de büyükşehir trafik durumunu gösteren mobil uygulaması ile bizi taksi navigasyon cihazına bağlılıktan kurtardı.

ABD’de yapılan bir araştırmada, Google ve Yandex gibi şehir panoraması hizmetlerinin yaygınlaştığı görülüyor. 20-30 yaşlarında sürücü belgesi alan gençlerin sayısının her yıl azalıyor, insanların bu trafik çilesinde evden çıkmaya çok daha az istekli olduğu anlaşılıyor.

Yandex Türkiye tanıtım faaliyetleri için eski şirketim Zarakol’la anlaştığı zaman, kendilerine Panorama Hizmetini sanal turizme dönüştürmelerini ve bu ekosistemden para kazanmalarını önermiştim: Herkes işinden gücünden vakit bulup seyahate çıkamaz, herkes her yere vize alamaz, para bulmak da kolay olmaz.

Panorama hizmeti şehirlerin, sokakların, anıtların, parkların ve sahillerin 360 derece fotoğraflarını çekiyor ve dünyayı internette gezmenizi sağlıyor. Öyleyse gelsin sanal turizm, gelsin bilgisayar başından Pamukkale’yi, Taklamakan Çölünü veya Times Square’i naklen izlemek…

 

>> 2013 Kara Şimşek arabalar ve sanal turizm yılı olacak: J.D. Power and Associates’in araştırmasına katılanların yüzde 37’si (17.400 sürücü) Kara Şimşek arabalar kullanmak istediklerini, işe giderken trafik sıkıntısı çekmek yerine, evden çalışmayı tercih edeceklerini belirtiyor. Nitekim Google’ın kurucularından Sergey Brin de 2017 yılında, Google’ın kendi kendine giden otomobillerinin herkes tarafından kullanılacağını söyledi. Sizce abartıyor mu?

>> Ofis yaşamı ortadan kalkıyor, bilgisayarlar banka memurelerinin yerini alıyor: Geçenlerde Avustralya hükümetinin CeBit sunumlarını inceliyordum ve ilginç bir şey öğrendim. Avustralya Ulaştırma Bakanlığı vatandaşlarına, “Evden çıkıp trafiğe takılmayın, ortalığı egzoza boğmayın, küresel ısınmayı artırmayın, boşuna benzin parası vermeyin” diyor. Küresel ekonomik kriz, devletlerin ve şirketlerin sanal ofislere, bulut bilişimde Hizmet olarak yazılım modeline yönelmesini hızlandırıyor.

>> Eşyaların interneti için IPv6 geliyor: 2013, aynı zamanda, internet IPv6 iletişim protokolünü kullanan akıllı sensörlerin sokaklara, otobanlara döşendiği ve kendi kendine giden otobüsler gibi toplu taşıma araçlarının yaygınlaştığı yıl olacak. Dünyanın son IPv4 IP adresi Haziran 2013’te atanacak, bu tarihten sonra IPv4 tabanlı IP adresi almak mümkün olmayacak.

 

Mobil cihazlarda küçülmenin sonu, giyilebilir bilgisayarlar

Tırnak boyunda veya saç teli kalınlığında bir telefon kullanabilir misiniz? Toplu iğne büyüklüğündeki bir akıllı telefonu yolda düşürüp kaybetmeden taşıyabileceğinize güvenir misiniz? İnsan elinden daha küçük cihazların kullanışlı olmadığını biliyoruz. Akıllı telefonunuzun minik ekranında sanal klavye kullanırken ve yanlış harflere basarken bu zorluğu yaşıyorsunuz. Mobil cihazlarda küçülmenin sonu geliyor.

2013’te mobil cihazlarda küçülme duracak, işlevsellik artacak. Örneğin, bende göz tembelliği olduğu için büyük ekranlı telefon kullanmak zorundayım, yoksa yazıları seçemiyorum. Üstelik bu trend sadece gözlük takanlara özgü değil: Samsung Galaxy SIII bayanlarda çok satan ilk büyük telefon oldu ve tabletle telefon arası Galaxy Note II ondan da büyük!

Mobil cihazların daha fonksiyonel olmasına gelince… Bu iki şekilde gerçekleşecek: 1) Mobil cihazların “mobil buluta” dönüşmesi. 2) “Giyilebilir bilgisayarların”, akıllı takı, gözlük ve aksesuarların yaygınlaşması. Mobil bulutu, bu yazıda Eşyaların İnterneti başlığı altında anlatıyorum. Ancak, giyilebilir bilgisayarlar için size birkaç örnek verebilirim:

Project Glass gibi gözlük ekranlar, kartvizit yerine geçen USB çubuklar, akıllı tokalar, pantolon düğmeleri yaygınlaşacak. Bazı ülkelerde, akıllı telefonlar NFC temassız ödeme hizmetinin yanı sıra kimlik belgesi, sürücü ehliyeti veya en azından giriş kartı olarak da kullanılmaya başlayacak.

Türkiye’nin 3 yıl içinde elektronik kimlik uygulamasına geçeceği haberi geçenlerde Hürriyet’te yayınlandı. Temassız ödeme POS makinelerinin yerini alır, nüfus cüzdanları çipli kartlara dönüşürken stok/envanter cihazlarının da modasının geçtiğine, akıllı telefonların bunların yerini aldığına tanık olacağız.

 

>> Gözlük ekranlarla sosyalleşme:

 

Gözlük ekranlar yaygınlaştığı zaman, bir partiye gittiğinizde herkesin adını aklınızda tutmak zorunda kalmayacaksınız. Gözlük camında, hoşlandığınız kızın sosyal medya profili görüntülenecek. İş arıyorsanız, size yardımcı olabilecek geniş çevreli kişiyi kalabalığın ortasında kolayca bulacaksınız.

>> Sizin yerinize akıllı telefonlar sosyalleşecek: Eskiden akıllı telefonumuzla sosyal medyaya giriyor ve “bilgisayarlar bizi sosyal hayattan koparıyor” diyorduk. Artık, akıllı telefonlar yoluyla gerçek hayatta sosyalleşmeye başlayacağız. Dışarıya çıkmaya vaktimiz yoksa bizim yerimize akıllı telefonumuz sosyalleşecek. Sanırım bu da samimiyet dediğimiz şeyi yeniden tanımlamamıza yol açacak.

>> Yazılım kullanan yazılımlar, yani sanal zeka yaygınlaşacak: Telefonlar otomatik görevleri desteklemeye başlayacak ve bizim yerimize akşamları web sitelerini tarayarak veri madenciliği yapacak. Kurulum ayarlarını, uygulamaları kendi kendilerine düzenleyecekler. Buna mobil otomasyon da diyebiliriz.

 

Eşyaların İnterneti ve teknolojik patinaj

Bunu “nesnelerin interneti” olarak da çeviriyorlar ama Türkçede pek anlaşılır bir karşılık değil. Eşyaların İnterneti, kahve makinesinden otomobillere, çamaşır makinesinden kapı tokmağına kadar her şeyin internete bağlı olması demek… Eşyaların İnterneti, giyilebilir bilgisayarların ayrılmaz bir parçası olacak ve bilgisayarları kontrol etme biçimimizi de değiştirecek.

 

>> Akıllı evler ve bilgisayarların mutfaktan lavaboya, hayatımızın her alanına girmesi: 2013 yılında, mobil cihazlar, enerji tasarrufu için geliştirilen “Akıllı Ev” konseptiyle birleştirilecek. Böylece çamaşır makinesini, elektrik bedelinin az olduğu gece saatlerinde çalıştırmak için akıllı telefonunuzla programlayacaksınız. TV’de izlediğiniz maçı kaçırmak istemiyorsanız, vakitsiz gelen eşinize kapıyı açmak için koltuktan kalkmanıza gerek kalmayacak. Akıllı telefonu uzaktan kumanda olarak kullanarak, kapıyı uzaktan açacaksınız.

>> Mobilyalar, mutfak robotu, kısacası her şey internete girecek ve her şey bizi izleyecek: Sosyal medya, mobil internet, akıllı telefon, giyilebilir bilgisayarlar ve ev eşyalarının birbirine entegre olmasıyla birlikte Mobil Bulut dönemine girmiş olacağız. Günlük hayatta eşyaların internetini kullanmak için klavyeler ve dokunmatik ekranlar yeterli olmayacak. Bugün televizyon kanalları elle değiştirmek bize zor geliyor. Bunun yerine uzaktan kumanda kullanıyoruz. Eşyaların internetini de yeri geldiğinde Microsoft Kinect benzeri teknolojiler kullanarak kontrol edeceğiz: Elimizi sallayarak, başımızı eğerek, göz parmak, parmağımızla işaret ederek veya Uzay Yolu’nda olduğu gibi, karanlık odaya girdiğimizde “Işıklar!” ya da “Kombi Yansın!” Diyerek.

>> Yukarıdaki ara başlıkta geçen teknolojik patinaj kelimesini hatırlıyor musunuz? Biraz da buna değinelim: Teknolojik patinaj, elbette arabanın lastiklerinin patinaj çekmesi değil ama kullandığımız cihazların, akıllı telefon ve tabletlerin sürtünme yoluyla eskimesi anlamına geliyor. İngilizce Patina kelimesinden gelen bu kavram, sosyal medya terminolojisinde, teknolojinin hayatımızda tümüyle yaygınlaşması, doğal hayatımızın bir parçası olması demek.

 

Örneğin…

 

…Pijama giyerken pijamanızı kaç kere düşünüyorsunuz? Peki, telefonu yolda düşürmemek veya kaybetmemek için ne kadar dikkat ediyorsunuz? Bir gün gelecek, bilgisayarlar da pijama kadar, yastık kadar hayatımızın parçası olacak. Uzaktan kumanda, sesli komutlar, telefonu düşünce gücüyle kontrol etmek derken, artık bilgisayarları aklımıza bile getirmeyeceğiz. Mobil Bulut, Eşyaların İnterneti, 2013’te “teknolojik patinajı” başlatıyor.

Teknolojik patinajı bize en iyi Yıldız Savaşları filmi anlatır. Yıldız Savaşları’na gelinceye kadar bütün bilimkurgu filmlerinde uzay gemileri hastane gibi bembeyaz, cilalı, bakımlı, derli toplu yerlerdi. Oysa 1977’de ilk kez gösterime giren Yıldız Savaşları’nın en çarpıcı yanı, robotların ve bilgisayarların steril hastane ortamları gibi bembeyaz ve parlak olması değil, eski püskü olmasıydı. İleri teknoloji Yıldız Savaşları’nda o kadar yaygındı ki kullanmaktan yıpranmış, çizilip kararmıştı.

Zaten Patina Latincede de eski bronz heykellerin zamanla yeşermesi, kirlenmesi ve gümüş tabakların kararması anlamına geliyor. Bu yüzden Yıldız Savaşları’nı gelecek sefer Teknolojik Patinaj açısından izlemenizi tavsiye ederim. Uzay Yolu ise, Kaptan Picard’ın sürekli bilgisayarla konuşması yoluyla Mobil Bulutun öncüsü olmuştur. Mobil Bulut derken, mobil dünyayı es geçemeyiz tabii ki…

 

Mobil dünya

2013, tabletlerin internet kullanımında PC’yi geride bıraktığı yol alarak tarihe geçecek.

 

>> Tablette dönüm noktası: 2013 tabletlerin ucuzlamasıyla birlikte “her yerde internet” (ubiquitous internet) dönemini başlatıyor ve 1950’lerin rüyası gerçek oluyor. Tabletler 2013’te mini bilgisayar ve pahalı oyuncaklar olmaktan çıkarak kağıdın, basılı medyanın, gazetelerin, ders kitapları ve defterlerinin yerini alacak (Fatih Projesi daha başlangıç).

Bu dönüşümün tamamlanması birkaç yıl alacak ve kağıt tümüyle hayatımızdan çıkmayacak, ancak eşyaların internetinde atılan büyük bir adımdan söz ediyoruz. Tabletlerin özellikle Afrika, Güney Amerika, Asya ve diğer yoksul bölgelerde yaygınlaşması, okuma yazma oranında büyük patlamaya yol açarak eğitim kalitesini, refah düzeyini yükseltecek. Pek az kişi farkında ama tabletler, 2013’te, Üçüncü Dünyanın G 20 ülkeleri arasına girmesi için gereken ateşi sağlıyor. Siz bir de tabletleri esnek ekranlar ve katlanabilir piller satışa sunulduktan sonra görün!

 

Sosyal verinin öteki yüzü Karanlık Sosyal Medya

Karanlık Sosyal Medyayı bu yazıda okuyabilirsiniz. Biz nanoteknolojiyle devam edelim.

 

Nanoteknoloji

Nanoteknoloji, milimetrenin milyarda biri ölçeğinde robotlar üretmek anlamına geliyor. Mikrop, hatta virüs boyundaki robotlar imalat sanayisini kökten değiştirecek. Bu robotları süper hızlı bilgisayarlar üretmekten mucize ilaçlar geliştirmeye, çelik yelek kadar dayanıklı ama ipek kadar hafif ve esnek zırhlar tasarlamaktan görünmezlik pelerinleri dokumaya kadar birçok alanda kullanabiliriz (Crysis video oyunundaki nanosuit’i örnek gösterdiğim Görünmezlik Pelerini yazım).

 

>> Ancak nanoteknolojide son adım, vücutta ilaç taşıyan robot bakteriler: Georgia Teknoloji Enstitüsü metrenin binde biri ölçeğinde robotlar tasarlıyor. Mikron boyundaki robotlar kan damarlarında yüzerek ilaçları dokulara dağıtacak ve doz aşımını önleyerek ilacın insan vücudundaki yan etkilerini azaltacak.

>> Dünyanın ilaç olarak kullanılan ilk tıbbı jeline az kaldı: Hidrojeller bünyesinde yüksek oranda su içerdiği için insan dokuları gibi yumuşak ve esnek oluyor. Mikro robotların yüzgeçlerinin ve gövdelerinin hidrojellerden üretilmesi; insan vücudunda alerjik reaksiyona, bağışıklık tepkisine ve zehirlenmeye yol açmadan dolaşabilmelerini sağlayacak. Hidrojeller, mikro robotlarda eser miktardaki ilacı kanserli / hastalıklı hücrelere dağıtmak için de kullanılacak. Bu da Mass Effect video oyunundaki kırıkları birkaç günde iyileştiren mucizevi ilaç medigel’in geliştirilmesi anlamına geliyor. Detayları şu yazıda.

 

Google DoubleClik ve Online reklamcılığın yeni formülü

Dijital pazarlamada içerik ve hedef kitle değil, “bağlam ve birey” önemli > Lokasyon bazlı sosyal medya dijital pazarlamanın geleceği. 2013 yılının kazançlı online reklamcılık ve medya satın alma yöntemi olarak bunu ayrı bir yazıda ele aldım.

 

Büyük Verinin yeni adı “Veri Ekolojisi” ve “Üçüncü Veri”

Büyük Verinin şirket yönetimi için ne kadar önemli olduğunu pazar araştırmaları, trendler, sosyal CRM, analiz ve raporlama gibi alanlardan biliyoruz. Ancak, bu yazıda Büyük Verinin 2013’teki yüzünden, “Veri Ekolojisinden” söz etmek istiyorum.

Büyük Veri bugün şehirlerin ayakta kalması, yani Belediye Hizmetlernden felaketten kurtarmaya bakar birçok noktada kritik önem taşıyor.

Bilgi akışını akıllıca analiz edebilirsek, depremi önceden haber vererek doğal afetlerden kurtulabiliriz. Büyük Veriyi sadece Trabzon’da toprak kaymalarını önlemek veya İstanbul’da taşan derelerin sel baskınına karşı tedbir almak için kullanmak zorunda değiliz. Büyük Veriyi GAP Projesinde tarım alanlarının verimliliğini artırmakta, baraj suyunu düzenlemekte, ülke genelinde nüfus artışını izlemekte, Konya Ovasını nihayet hatırlamakta, dolayısıyla sosyal refahı artırmakta kullanabiliriz.

Bugün Büyük Veri hızla artıyor. Hatta yandaki grafikte görebileceğiniz gibi, son birkaç yılda insanlık tarihinin tamamından daha fazla veri üretmiş bulunuyoruz… Ve bu Veri her yerden geliyor. Sadece bilgisayarlardan değil, sadece telefon abonelik formları veya tapu belgelerinden değil… Sosyal medyadan, Twitter’dan, karanlık sosyal medyadan (mesajlaşma yazılımları, sms, sohbet, e-posta), tarlalardan, kısacası ülkemizin dört bir yanından geliyor.

Büyük Veriyi anlamlandırmak bu yüzden önemli. Bunun için iş zekası ve sosyal zeka analiz yazılımları geliştiriyoruz. Ancak, BT sektörü bütün bunlar için çözüm sunarken bir şeyi gözden kaçırıyordu: Veri akışı sağlayan iletişim kanallarını eşitlemeye önemi vermiyordu. Oysa Android telefonlardaki bu basit hesap eşitleme özelliği, Büyük Veri gibi kompleks sistemler için çok daha önemli.

Özetle benim gibi birden fazla laptop ve PC’niz varsa, bunlar içindeki tüm dosyaları otomatik olarak eşitleyen, güncelleyen, eski kopyaları silen, yedekleyen ama bütün bunları siz karışmadan, otomatik olarak yapan akıllı harici hard diskler istemez misiniz? Şimdiye kadar bunlar pahalı çözümlerdi ve son kullanıcının işine yarayacak kadar basit değildi. 2013 yılında ise BT şirketleri, veri eşitleme için özel sanal zeka yazılımları geliştiriyor. Buna Veri Ekolojisi diyoruz.

 

>> Hindistan bir örnek: UID teknolojisi ve Hint vatandaşlarının nüfus cüzdanı için dijital biyometrik verilerinin çıkarılması: Demokratik bir devlet olmazsa bu teknoloji fişleme için kullanılabilir. Ancak, doğru kullanılırsa sağlık kayıtlarının, kan grubunun nüfus cüzdanıyla eşitlenmesi yoluyla hayat kurtaracaktır. Sahte kimlik, dolandırıcılık, kredi kartı hırsızlığı risklerini azaltacaktır.

Bu noktada, kişisel bilgileri izinsiz toplayarak mahremiyeti ortadan kaldıran bir dinleme kültürüne dönüşmemek tabii ki çok önemli ve bunu açıklamak için Hindistan örneğine geri dönelim: Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi olan Hindistan’da, yine dünyanın en büyük dijital biyometrik kimlik taraması yapılıyor. Biyometrik kimlik sadece vesikalık fotoğraflardan, göz ve saç renginden, boy ve kilodan ibaret değil (bunların bulutta sürekli güncellendiğini düşünün).

İşin içinde kişisel bilgiler, Foursquare check-in’leri de olabilir. Fişleme kaygılarım buradan kaynaklanıyor. Bir sabıkalıyı veya kaçırılan bir insanı bulmak için polis bu verileri toplayacak. Peki kanun kaçağı hırsız, sizin gittiğiniz bara girip size adres sorarsa ve polis de kamera kayıtlarından sizin resminize ulaşırsa ne olacak? Burada masum insanların korunması önemli…

Ancak, başka bir durum da var. Bu örnekte siz, suçlunun işlediği suçlarla ilgisi olmayan üçüncü bir kişiniz. Büyük Veri, sosyal medyadan hırsızı bulayım derken sizin “üçüncü taraf bilgilerinize” de ulaşmış oldu. İşte “Üçüncü Veri” dediğimiz şey bu ve farklı Büyük Veri akış kanallarının birbiriyle doğru senkronize edilmesi de burada önem taşıyor, yoksa suçsuz insanlar da hırsız muamelesi görebilir. 2013’te Veri Ekolojisi başlıyor. Dikkat edin, kazaya kurban gitmeyin.

 

>> Stratejik Büyük Veri ve DPI: Bugün e-postalarımızı izinsiz okuyan “Derin Paket İnceleme Sistemleri”; örneğin TTNET’le anlaşan ve internette girdiğimiz web sayfalarını bizden habersiz takip eden Phorm şirketi en büyük kabusumuz…

Stratejik veri de burada devreye giriyor. Bu bilgiyi devlet nasıl toplayacak, neden toplayacak? Hackerlar, hacktivistler, internet eylemcileri, istihbarat örgütleri, devletler ve şirketler arasında siber savaşlar sürüyor. Bu gruplar birbiriyle nasıl bir ilişki içinde?

İftira seks kaseti montajlarının internete düşmesi, kişilerin sosyal ağ hesaplarının kırılması ve onlar adına uygunsuz paylaşımlarda bulunmak, spam iletileri… Stratejik Büyük Veri bütün bunların içinde ve bu alanlar özel hayatın, kişilik haklarının, şirketlerin ve devletlerin korunması için yeni teknolojilerle, yeni yasalarla düzenlenmezse 2013 yılında büyük sorunlarla karşılaşacağız.

 

>> Veri Mağazaları ve Veri Simsarları: Türkçesi, kurumsal veri ambarlarının modası geçiyor. Veriyi tek bir yerde tutmak, bütün yumurtaları tek sepete koymak gibi riskli ve pahalı…

Artık içerik yönetimi, birden fazla yedekleme tesisi, veri mağazaları var (bunu ayrı bir yazıda ele alacağım). Şirketler ayrıca, depoladıkları veriyi bulmak için kullandıkları “veri adreslerini” de ayrı bir veri merkezinde tutuyorlar. Veri bulmak için kullandığımız veriye metadata diyoruz, örneğin web sayfalarının internet adreslerini tutan DNS sunucuları aslında metadata hizmeti vermektedir.

 

Bununla birlikte beni asıl endişelendiren Veri Simsarları:

Android, iPhone, Facebook vb. kullanıcı bilgilerimizi topluyor. Facebook bazen bu bilgiler çalındı diyor. Video oyunlarının son kullanıcı sözleşmeleri bile, “oyunumu kurarsan bilgisayardaki verilerini izlerim” gibi şartlar içeriyor. Geçen yıl Türkiye’deki cep telefonu operatörlerinde kayıtlı telefon numaralarımız çalındı. O zamanda beri bir sürü şirket bizi satış yapmak için arıyor, istenmeyen SMS gönderiyor.

PTT, İl Eğitim Müdürlükleri ve okullardan üniversite sınavına girecek öğrencilerin bilgilerini istedi. PTT genel başkanı, “Bu veriyi tabii ki satıp devlete para kazandıracağım” dedi. Kimse bizden kendi kişisel bilgilerimizi kullanmak için izin istemedi. 2013 yılı bu sıkıntılara ve daha fazlasına gebe.

Veri Simsarları, özgür internet adı altında devlet daireleri ve şirketlerden gelen kullanıcı bilgilerini el altından veya açıkça satan kişi veya organizasyonlardır. Bazı veri simsarları ise, kişisel bilgileri “anonim olarak”, sözde kullanıcıların adını vermeden (!) ve forumlar üzerinden herkesle paylaşmak iddiasında… Şirketler pazar araştırmaları yapmasın, istedikleri bilgileri forumlardan ücretsiz alsın diyorlar.

 

Oysa ABD kongresi üyeleri, geçenlerde veri simsarlığı konusunda uyarıda bulundu.

Türkiye’de internet kullanıcıları bugünlerde Phorm’u konuşuyor. ABD’de ise veri madenciliği ile ilgili enteresan gelişmeler var. ABD Kongresi’ndeki Senatörleri ve Temsilciler Meclisi üyelerini kişisel mahremiyet konusunda bilinçlendirmeyi hedefleyen ve yine Kongre üyeleri tarafından oluşturulan Bipartisan Congressional Privacy Caucus grubu, veri madenciliği yapan firmaların tüketiciler hakkında kişisel bilgi toplayıp bunları satıyor olduklarına dikkat çekti.

Dolayısıyla 2013 yılında Google ve Facebook gibi sosyal medyadan büyük miktarda kişisel bilgi toplayan şirketlerin yakından izlenmesi gerekiyor. Özellikle de ABD şirketlerin, yasalar gereği ve talep gelmesi halinde, tüm bilgileri ABD istihbarat örgütleri ve ABD hükümetiyle paylaşmak zorunda olduğunu düşündüğümüzde…

 

>> İnteraktif mobil veri analiz sistemleri: Büyük Veri iş zekası çözümlerinde önümüzdeki yılın modası, mobil cihazlar üzerinden Twitter verileri, mobil e-postalar ve stok/envanter paylaşımlarını analiz etmek olacak. Bu noktada iş zekası ve Sosyal Zeka çözümleri bulut bilişimde Hizmet olarak yazılım modeliyle sunulacak. Analiz sistemlerine simülasyon yazılımları da eklenecek. Böylece şirketler hava durumu gibi geleceği tahmin etmeye yönelecek.

 

3 Boyutlu Printerlar

Son James Bond filminde (Skyfall), maliyeti düşürmek isteyen yapımcılar, Aston Martin’in replikasını sanayi tipi dev bir 3B printerla ürettiler. Böylece aksiyon sahnelerinde gerçek bir Aston Martin parçalamak yerine, replikasını parçalamış oldular.

3B printerlar çelik tencere üretmek veya otomobil kaportası imal etmek gibi fabrikasyon tekniklerinin yerini alacak ve büyük presler tarihe karışacak. 3B Printerlar, en sonunda özel imalatı, terzi siparişini seri üretimden ucuza getirerek, fabrikaların ve kapitalizmin yerini alacak. 2013 yılında bu dönüşümün izlerini görebiliyoruz. Örneğin organ naklinde…

 

>> 3B printerla canlı insan dokusu basmak yetmedi, şimdi de yapay kan damarı basıyorlar: Test kaplarında yetiştirilen insan dokuları organ naklinde ve ilaç geliştirmek için klinik deneylerde kullanılacak. Hastanın kendi dokularını klonlanmak, yabancı organı reddetme riskini ortadan kaldırıyor.

Bilim adamları, klonlanan organları beslemek için 3B printer ile yapay kan damarları üretiyor. Kök hücre tedavisi ile doku klonlama, sığır etinin klonlanmasını da sağlayarak açlığa çare olacak, sentetik kırmızı et devri başlayacak (bunu William Gibson’ın başlattığı Siberpunk akımını izleyen romanlarında okuyabilirsiniz). Sonuçta, açık kaynak kodlu 3B printerlar ilaç sektöründe “klinik atölyelerin” önünü açıp dünyada ücretsiz sağlık hizmetlerini başlatacak. Konuyla ilgili yazım şurada.

 

>> 3B printerlarla sanal imalat teknolojisi: Sanal imalat sadece havalı bir sözcük değil, yakın gelecekte ekonomi için çok önemli. Size hemen birkaç isim vereceğim. Lütfen bu isimleri internetten arayın: Shapeways, Ponoko, Sculpteo ve i.materialise (i.materialise şirketinin Google’da Türkçe reklamı bile var).

Bunlar 40-50 yıl içinde büyük fabrikaların yerini alacak olan “mahalle atölyelerinin” öncüsü olan sanal 3B imalat firmaları. Bu firmalar tek bir ortak atölye kullanıyor ve dünya çapından üretim siparişleri alıyor. Sonra 10–1000 adetlik küçük seriler halinde, aldıkları siparişleri (mutfak takımları, saksılar vb.) 3B printerlarla basıyorlar ve bu siparişleri yönetmek için sanal sunucular kullanıyorlar.

Sanal imalat öyle bir şey ki, Türkiye’den 3B printer üretim siparişi verseniz, imalak hattına online olarak anında müdahale edebilirsiniz. Beğenmediğiniz tabağın şeklini elle değiştirebilir veya yeni hazırladığınız bir grafik tasarım modeliyle güncelleyebilirsiniz. Bunu bir otomobil fabrikasında yapabilir misiniz? Bütün makineleri, presleri ve kalıpları her saat başı değiştirebilir misiniz?

Buradan sanayicilerimize bir çağrı yapıyorum. 3B baskı işine atılın, Anadolu Kaplanı KOBİ’ler bu sistemlerle ülkemizde hafif sanayinin ve ileride ağır sanayinin geleceğini değiştirecektir. 3B printerlar, enflasyonda maliyetleri düşürmenin KOBİ’leri ayağa kaldırmanın tek yoludur.

>> Robotlar hem fabrikalarda hem de KOBİ’lerde yaygınlaşacak: 3B printerlar robotları ucuzlatarak, sadece ağır sanayi fabrikalarında değil, küçük imalat ve tekstil atölyelerinde de kullanılmalarını sağlayacak.

Bugüne kadar insana benzeyen Asimo gibi metal robotlar üretmek ve bunları fabrikada kullanmak çok pahalıydı. Bu nedenle robotlar imalat sanayisinde yaygınlaşmadı. Oysa Vietnam’da ve diğer bazı Uzak Doğu ülkelerinde köle olarak çalıştırılan milyonlarca çocuğa bakacak olursak, insan emeğinin makinelerden hâlâ ucuz olduğunu söyleyebiliriz. Bu kötü durumun bir an önce değişmesi gerekiyor. 3B printerlar robotların ucuzlaması ve köleliğin ortadan kalkmasını hızlandıracaktır (2009 verilerine göre dünyada 23-31 milyon köle var ve bunların bir kısmı elimizdeki o pahalı akıllı telefonları üretiyor).

 

>> Robotlar ve 3B printerlarla global refah devri: 3B printerlar, tablet ve akıllı bilgisayarların hem telefon kasası hem de çipset olarak ucuzlamasını sağlayacaktır… Ve üretim insanlardan robotlara kaymasıyla birlikte, bilgisayarlar bugünkü fiyatının onda birine inerek dünyanın yoksul bölgelerinde bir refah devrimi başlatacaktır.

HTC One ve Nokia Lumia üretiminde kullanılan tek kalıplı plastik telefon kasası teknolojisi, 3B printerların önünü açtı. Bu arada, Japonya’daki tsunami felaketi üreticileri dünyanın dört bir yanındaki onlarca tedarikçi yerine, az sayıda tedarikçiyle çalışmaya yöneltti.

Tablet üreticileri, bu şartlar altında, tedarikçi sayısının azalmasına bağlı olarak gelişen marka bağımlılığını önlemek için 3B baskıya ve robot imalatına geçiyorlar. Nitekim Foxconn, iPhone üretiminde robot işçiler kullanmayı planlıyor (Elbette asıl amacı işçi çalıştırmamak, maaş ödememek ve işçilerin intihar etmesine neden oluyor haberlerini önlemek).

Robotların fabrikalarda yaygınlaşması, bilgisayarların, tabletlerin bir gün printer kağıdı kadar ucuzlamasıyla sonuçlanacaktır. Bu da internetin her yere girmesi, dünyanın dev bir bulut depolama alanına dönüşmesi ve eşyaların internetinin mümkün olmasıyla anlamına geliyor. Burada Türkiye için de büyük bir fırsat var. Elektronik devre ve bilgisayar kasası üretiminde 3B printer teknolojisine geçerek, bölgeye teknoloji ihraç eden gerçek bir teknoloji imalatçısı olabiliriz. 50’lerin robot romanların babası Asimov yaşasa gözleri yaşarırdı sanırım…

 

Buluttaki verinin sahibi bulut brokerları

Global ekonomik krizde artan maliyetler, özellikle enerji, zaman ve emlak maliyetleri BT departmanlarını daha az kaynakla daha fazlasını yapmaya itiyor. Bu da bulut bilişimi bir üst düzeye taşıyor. O düzeyin adı Bulut Brokerlığı

Bulut brokerlığı, kurumsal BT departmanlarının Bilgi Teknolojileri şirketlerine verdiği doğal cevaptır. Bilgi teknolojileri şirketleri son beş yıldır firmalara “BT departmanlarını kapat veya kadroları minimuma indir, senin bütün kurulumunu ve teknik destek hizmetlerini ben üstleneyim” dedi. Ancak, şirketler aynı zamanda danışmanlık hizmeti veren BT firmalarına güvendikleri zaman, bu işin astarının yüzünden pahalıya geldiğini, maliyetlerin daha da arttığını gördüler. Hiçbir BT şirketi, donanım ve yazılımları firmaların istediği gibi optimize etmedi. 2013 yılında bu, BT departmanlarının Bulut Danışmanlığı görevini üstlenmesi sonucunu doğuruyor. Ancak, BT kadrolarının Bulut Danışmanı olmasının ve tüm BT hizmetlerini dış kaynak firmalarına bırakmamasının bir sebebi daha var:

 

>> Bulutta veriler kimin? Diyelim ki siz bir gazetecisiniz ve genel buluta yazılarınızı, fotoğraflarınızı yüklüyorsunuz. Peki, o andan itibaren telif hakkı sahibi kim? Siz mi? Gazeteniz veya yayıncınız mı? Yoksa bulut servis sağlayıcı mı?

Buradan da alınacak ders, işinizi dışarıya da verseniz, kendiniz kontrol etmelisiniz. Ama yanısıra “bulut” konusunda “hukuki altyapı” ve belki de “düzenlemeler” gerekiyor.

Bir şirket IaaS üzerinden (Hizmet olarak altyapı) kendi uygulamasını çalıştırıyorsa servis anlaşmasını da ona göre yapmalı. Ona göre kontrol paneli istemeli, gerekirse kendi bilgisini kendi silmek veya başka bir hizmet sağlayıcıya taşımak için sözleşmeye madde koymalı. SaaS servisi alıyorsa tek markaya veya çözüme bağımlı olmayı, kilitlenmeyi önlemek ve veri taşımayı kolaylaştırmak için sözleşmeyi yine buna göre düzenlemeli.

Bununla birlikte, bütün şirketlerin kendi çıkarlarını koruyacak sözleşmeler yapmak için bulut bilişim uzmanları kadar bilgili olmasını bekleyemeyiz. BTK benzeri bir düzenleyici kurum aracılığıyla bulut bilişimin kurallarının belirlenmesi gerekiyor. Bulut bilişim müşterilerinin haklarını koruyacak yasalar ve düzenlemeler çıkarılması lazım. Bunu görüştüğümüz bilgi işlem bölümü yöneticileri de dile getiriyor.

 

>>Tablette özel bulut: PC’lerdeki eski doğrudan kablo bağlantısı mantığının, tabletler arasında özel Wi-Fi bağlantısıyla yeniden kullanıma girmesine tablette özel bulut diyoruz.

Tablette özel bulut, felaketten kurtarma için yedekli sistemler geliştirme ihtiyacından çıktı. Ancak, veri kurtarma merkezleri bile felakete kurban gidebilir ve bunları kullanmak özellikle KOBİ’ler için pahalı bir seçenek. Hele birkaç kişilik bir laptop ekibiyseniz verilerinizi kendiniz yedeklemek zorundasınız (İnsanlar özel bilgilerini genel buluta yüklemeyi tercih etmiyor. Bu verilerin izinsiz kullanılmasından, fikirlerinin çalınmasından endişe ediyorlar).

Tablette özel bulut, bu zorlukları “dijital sinir ağları” yaklaşımı ile aşmak üzere geliştirildi ve aslında Terminator filmindeki Skynet’i andırıyor.

Terminator 3’te, kimse Skynet’in nükleer saldırısını durdurmayı başaramadı. Çünkü Skynet, bulut üzerinden bütün internete yayılmıştı. Üstelik ne genel bulut ne de kurumsal özel bulut altyapısını kullanıyordu. Bulut çözümlerini hiçbir firmadan almıyordu. Skynet yazılımının tek bir veri merkezinde bulunmaması, bütün telefon santrallerine dağılmış olması veri kaybını önlemiş ve Skynet’e ölümsüzlük kazandırmıştı.

“Tablette mobil özel bulut teknolojisi” bunun gerçek hayattaki kopyasıdır. Bu sistemde bulut hizmetini hiçbir firmadan almıyorsunuz. Kendi akıllı telefonunuz ve tabletiniz veya iş arkadaşlarınızın cihazları arasında kendi özel ve “gizli” bulutunuzu kuruyorsunuz. Ancak, tablette özel bulut, yazının başında söz ettiğim ekonomik üretim biçimlerini de değiştirecek bir iş modeli de sağlıyor.

Tablet bulutunuza Avrupa’dan bir arkadaşınız katılabilir ve geçici olarak işyerindeki kadroyu 10 kişiden 12’ye çıkarıp daha hızlı bir şekilde çalışabilirsiniz. Teknolojide buna “redundancy” diyorlar, yani yedekli sistemler… Tablette mobil bulut sayesinde siz veya veri merkeziniz, sabit bir ofise bağlı değilsiniz. Mobil tablet bulut yardımıyla otobüste giderken kendinize işinizi bitirene kadar geçici veri merkezleri kurabilirsiniz. Tek yapacağınız, kablosuz internete bağlanarak arkadaşlarınızı sohbete, pardon işe davet etmek!

 

Tablet ve akıllı telefonlarda kendi özel bulutunuzu kurmanın avantajları

Bu bulut size ait. Bir şirketin veri merkezini kiralamadığınız için verileriniz de size ait. Kimse bu bilgilere izinsiz ulaşamaz, verilerinizi çalamaz.

Özel bulut için kendinize pahalı bir veri merkezi kurmuyorsunuz, eskiden 5 laptopla şirket kurar gibi gelecekte de 5 tabletle kendi “mobil firmanızı” kurabileceksiniz. BT’ye harcayacağınız para tablete verdiğiniz para kadar. Gelecekte bilgisayarların ucuzlayacağınızı düşündüğünüzde, maliyetlerin daha da düşeceğini tahmin edersiniz.

“Genel bulut hizmeti” veya “genel bulut üzerinden özel bulut hizmeti” almak için hiçbir firmaya bulut bilişim abonelik ücreti ödemiyorsunuz.

Felaketten kurtarma da çok kolay. Ofiste yangın çıkarsa verileriniz otomatik olarak tabletlere aktarılacaktır ve tabletlerinizde zaten bir “bulutta yedekleme” alanı bulunacaktır.

Bu durumda, siz bir KOBİ sahibi veya bireysel kullanıcı olsanız hangisini tercih edersiniz? Genel bulutu mu, yoksa kendi özel mobil tablet bulutunuzu mu? Yakında tost makinelerinin bile internete gireceğini düşünerek yanıtlayın bu soruyu.

 

>> Bulut Bilişim hem ekonomiyi ve hem siyaseti değiştirecek: Mobil özel bulut, BT sektörünü kurumsal firmaların elinden alıp tüketici elektroniğine teslim edecek.

Bugüne kadar BT firmaları genel bulut ile dünyadaki iletişim trafiğini ve Big Data’yı kontrol etme, depolama, yönetme hayalleri kurdular. Hatta bu bilgilerin istihbarat teşkilatları tarafından kontrol edileceğine yönelik spekülasyonlar yapıldı. Ancak, 3 boyutlu baskı teknolojisi, mobil özel bulut, korsan partiler gibi yeniliklerle sayesinde BT sektörü, büyük kurumsal fabrikalardan yerel üretime ve bireysel kullanıcılara kayacak. Bu da BT sektörünün tüketici elektroniğine dönüşmesiyle sonuçlanacak.

Bu hemen gerçekleşecek bir değişim değil. Genel bulut da, klasik özel bulut da, karma bulut çözümleri de uzun bir süre boyunca büyük şirketlere para kazandıracak. Ancak, zamanla yerel yönetimler ve yerel üretim (semt ve ilçe bazında lokal imalat) büyük sermayenin, büyük fabrikaların, holdinglerin yerini alacak. Bu cesur yeni dünya düzeninde kooperatifler şirketlerin önüne geçecek.

Şehir trafiğindeki tıkanıklığı gidermek gibi özel bir sorunu çözmek için internette bulut ağları üzerinde geçici olarak kurulan ve iş bitince de maç çıkışı gibi dağılan korsan partiler ise, günümüzün oy avcısı siyasi partilerinin yerini geçecektir. Korsan partiler derin memleket meseleleri yerine, internet tartışma grupları ile sosyal medya üzerinden bu tür somut sorunları çözdükten sonra dağılacaktır. Bu da siyasetin gerçekten halka inmesi ve halkın gerçek hizmet alması anlamına geliyor. 2013 yılında değişimin ilk nüvelerini görmeye başlayacağız (konuyla ilgili yazım)

 

Gartner 2013 teknoloji trendleri raporunda ne söylüyor?

Yeni moda: Büyük Veri, Eşyaların İnterneti, Giyilebilir Bilgisayarlar ve Oyunlaştırma.

 

(Banka memurlarından, kasiyerlere ve devlet memurlarına kadar birçok alanda, insanların yaptığı işi bilgisayarlar devralacak. Sosyal medyayı iyi kullanamayan beyaz yakalıların önümüzdeki 5 yılda işsiz kalma ihtimali yüksek. “Bilgisayar kullanan yazılımlar”, yani Sanal Zeka yaygınlaştığında bu öngörü gerçekleşecek. Tıpkı robotların fabrika işçisi mavi yakalıların yerini alması gibi.)

 

Eşyaların İnterneti 2014 yılında yaygınlaşıyor

(Mutfak robotundan mobilyalara kadar evimizdeki bütün eşyalar internete girecek. Bütün bu eşyaların ofis, fabrika, devlet daireleri ve konutlarda birbiriyle internet üzerinden konuşması için, dijital operasyon mühendisliği adında yeni bir meslek çıkacak. 2014’te dijital operasyon mühendisliğinin pazar payı yüzde 25 artacak).

 

Giyilebilir bilgisayarlar 2016 yılında telefon kadar yaygınlaşacak. Burada 10 milyar dolarlık bir sektörden söz ediyoruz.

(Giyilebilir derken; kartvizit yerine geçen USB flash bellekler, elektronik ayakkabılar, takılar ve diğer aksesuarlar var. Tekstilcilerimiz bu alana adım atar ve “akıllı kot pantolonlar” üretirlerse sektörü canlandırabilirler. Akıllı kumaşlar ve nanoteknoloji, Türkiye’nin sektörü Çin’e kaptırmasını önler, çünkü ileri teknoloji ile çok daha ekonomik bir seçim oluruz).

 

Oyunlaştırma, 2015 yılında dünyanın en büyük 1000 şirketinin yürüttüğü dijital pazarlama faaliyetlerinin yüzde 40’ını oluşturacak.

(Oyunlaştırma dijital pazarlama, e-ticaret, sosyal medya ve sosyal zekayı birleştiriyor. Oyunlaştırma video oyunlarıyla sınırlı değil. Ancak, sosyal oyun veya video oyunu oynamayanların 2010’dan sonra “pazarlamacı” olması zor. Artık bilgisayar dünyasını iyi tanımak gerekiyor, özellikle mobil oyunlar ve sosyal oyunları… Oyunlaştırma, basit bir alışverişe yönlendirme hilesi değildir. Çocuklar oynayarak öğrendiği için, oyunlaştırma insan psikolojisinin temelidir. Bu yüzden de yeni çağın pazarlama trendi olacak. Oyunlaştırmaya en popüler örnek Klout).

 

Demir Adam 2’de, Tony Stark, şeffaf 3B akıllı telefonları ve geleceğin mobil bulutunu gösteriyor

 

Peki mobil dünyada 2016’da kimler lider olacak?

Mobil dünyanın kralı: Android işletim sistemi + Çinli akıllı telefon ve tablet üreticileri

Mobilde kaybedenler kulübü: Microsoft Surface Windows 8 tablet. Samsung, Nokia, Apple, LG… Bu şirketlerden ikisi mobil cihaz işinde kaybedecek.

(Nokia, Apple veya LG… Bu şirketlerden biri, 2 yıl içinde telefon işinde sıkıntıya girecek. Windows Phone 8’in sanılandan daha büyük bir pazar payına sahip olacağını düşünüyorum ama mucize beklemeyelim.)

Windows 8: 2015 yılında firmaların yüzde 90’ı şirketlerine toplu olarak Windows 8 kurmaktan vazgeçecek. Tabletler geliyor.

(Bu öngörüyü biraz abartılı buluyorum ama Microsoft’un son PC işletim sistemi Windows 8 olabilir. Microsoft mobil dünyada başarı gösteremezse kepenk kapatmak zorunda kalabilir.)

Mobil cihaz üreticilerinin kralı Çin: 2015’e girerken en büyük 5 telefon üreticisinin 3’ü Çin markası olacak.

Tabletler PC’nin yerini alıyor: 2013’te Mobile cihazlar PC pazarını geçecek ve internete girmenin en yaygın yolu akıllı telefon ve tablet kullanmak olacak.

 

İşe kendi cihazını getir + sosyal medya: Büyük güvenlik riski.

2017 yılında, kurumsal bilgilerin yüzde 40’ı, akıllı telefon kullanan çalışanlar tarafından Facebook’a sızdırılmış olacak.

Hizmet olarak mobil yazılım modeli ve Bulut Bilişimde işbirliği uygulamaları nedeniyle yazılımlara daha çok virüs bulaşacak. Kişisel laptoplar, şirket laptoplarından yüzde 50 daha fazla virüs taşıyacak.

(Kanımca, Facebook dünyanın en büyük veri toplama oyunudur ve B2C modeli ile herkesi bu saadet zincirine ortak ettiler. 🙂 )

 

Korumacılık

Gelişmiş ülkelerde, deniz aşırı ülkelerden üretici ve tedarikçi bulma eğilimi büyük ölçüde azalacak ama Asya bundan kazançlı çıkacak.

(Bu, Batının teknoloji üreticisi Japonya’nın Tsunami felaketinin ardından tökezliyor olması demek. Ancak, Amerikalılar offshore ekonomide neden Hindistan ve Çin’i aynı kefeye koyuyorlar anlamış değilim. İki farklı kültür, iki farklı ekonomi… Çin kafasıyla Hindistan’da iş yapmaları imkansız.)

2014’ten itibaren, Avrupa Birliği direktifleri, Avrupalıların işini korumak için deniz aşırı üretici bulma eğilimini azaltacak. 2016 yılında, Avrupa’da offshore dış kaynak kullanımı yüzde 20 azalacak.

Asya ekonomisi Batıyı geçiyor: 2014’te Asya şirketleri iki haneli rakamlarla büyüyecek ve Batı pazarlarını ele geçirecek.

Pazarda konsolidasyon: 2014’te Dünyanın en büyük 100 BT şirketinin 25’i yerinden olacak

(Açıkçası, dünyanın en büyük BT şirketlerinden bazıları iflas edebilir. 3B baskı teknolojisi, üretimde tek bir ortak atölye kullanan lokal şirketler ile global düzeyde sıkı rekabete girecek. 3B printerlar sayesinde, KOBİ’ler BT şirketlerine hem kendi ülkelerinde hem de yurtdışında büyük rakip olacak.)

 

Gartner’ın aynen katıldığım öngörüleri

 

HTML 5: Gelecekte tüm mobil uygulamalar HTML 5 olacak (2015).

Kişisel Bulut: Kişisel bulut, veri depolama, yazılım kullanımı, dijital eğlencenin özelleştirilmesi gibi alanlarda PC’nin yerini alacak.

(İki yıldır tablette özel buluttan bahsediyorum. Gartner nihayet 2013 öngörülerine katmış.)

Kurumsal mobil uygulama mağazası: 2014 yılında, kurumlar personele kendi mobil uygulamalarını dağıtacaklar. Google Play Store, kurumların verdiği akıllı telefon ve tabletlerde önemini yitirecek. Kurumlar, veri güvenliği için kendi uygulamalarını geliştirecek.

Bulut Bilişim Brokerlığı: Genel bulutta verilerin sahibi kim olacak sorusu, BT departmanlarını tekrar öne çıkaracak. Kurumsal veri gizliliğini korumak isteyen BT departmanları, yeniden teknik destek ve danışmanlık hizmetleri vermeye başlayacak.

(BT şirketleri Karma Bulut danışmanı ben olayım, BT departmanınız sistem yöneticileriyle sınırlı olsun, teknik destek ve kuruluma ben bakarım diyordu. Ancak, işlerini dış kaynak kullanımına devreden şirketler bundan beklenen tasarrufu sağlayamadı. Maliyetler artıyor ve teknik destek istenen kaliteyi yakalayamıyor. Bu nedenle, şirketler bulut bilişim altyapılarını BT firmalarından satın alacak ama kendileri kurmaya başlayacaklar. Bu da BT şirketlerini 2014’te büyük mali sıkıntıya sokacak. BT şirketleri donanım ve yazılım satışları azaldığı için parayı danışmanlıktan kazanıyorlardı).

Bellek İçi Bilgi İşlem: İş süreçlerinin ve analiz yazılımlarının aynı anda çalışması, iş geliştirmeyi görülmemiş ölçüde hızlandıracak.

(Kendini bil, müşterini bil mantığı… Bir banka memuresi kredi kartı işlemi yaparken, o bilgisayarda iş zekası analiz yazılımı da gerçek zamanlı olarak çalışırsa; bankalar Büyük Veri işleme, hata önleme ve hizmet kalitesini yükseltmede çok daha başarılı olur).

Kendini Mimleyen Adam >> Jackie Chan’ın Unutulmaz Filminde Dağın Başına Çıkıp Sorduğu Gibi: Kimim Ben?

İnsanın kendini anlatması ne kadar zormuş! Fundalina, 25 Kasımda “Mimlendim Kendim” adlı bir yazı yazdı ve blogunda sözde garip alışkanlıklarından söz etti. Ardından bir güzellik yaptı ve @erkinkorkmaz @ahmetalpat @simtoalev @lowman @merakediyoruz ile beni sıra dışı gelebilecek alışkanlıklarımızı anlatmaya davet etti.

 

Hayatta herkes gibi yolunu bulmaya ve hayatını idame ettirmeye çalışan sıradan biri olarak (evet, cümlenin başını Star Wars’tan aldım) kendimden söz etmek hiç hazır olmadığım bir konu. Aslında kendimi çok dinlerim, eleştiririm, gözlemlerim, hatta çenem düştüğü zaman başkalarına anlatmaktan da geri durmam ama yazmak başka bir şey…

Kibri, ukalalığı sevmediğim gibi sahte tevazuyu da sevmem. Herkes gibi iyi yanlarım ve kötü yanlarım var. Hatalarım, sevaplarım, hayallerim ve hayal kırıklıklarım var…

Anlaşılan, Cumhuriyet Öğretmenim Fundalina’nın başıma açtığı bu “tatlı beladan” kurtulmanın tek yolu, Montaigne denemeleri tarzında, içimden geleni kâğıda dökmek.

Tecrübe hayatta yediğiniz kazıkların hulasasıdır derler ya, umarım, bu yazıda içimden maskesi kazınmış bir Ziyaretçi veya Freud psikanaliz kabusu çıkmaz.

“Ben kimim? Bulunduğum yere nasıl geldim?” sorularına yanıt vermeye çalıştığım zaman ilk aklıma gelen şey büyük amca oğlumun evi…

 

“Dünyamın” ilk video oyunu

1980 yılında, karlı bir kış gününde, o zamanlar yaygın olduğu üzere aile ziyaretine gitmiştik. Metin Abimin evi elektronik eşyalarla doluydu. Bir Sony Betamax videosu bile vardı! Erken kararan havada ve sarı lambalı loş bir salonda toplanan büyüklerin, 5 yaşında beni hiç de ilgilendirmeyen şeyleri konuştukları sırada, yemek masasının ayağının dibinde, yerde oturuyordum:

 

“Metin Abi o ne?”

“Atari Kozan”.

“Yani ne?”

“Televizyonda oyun oynamak için.”

“Video gibi mi Metin Abi?”

“Evet video gibi”

 

Bu sistem Atari 2600 “Video Bilgisayar Sistemiydi”. O zamanlar oyun konsolu ve PC gibi kavramlar yoktu.

Siyah-beyaz televizyonun karşısına oturdum ve garip bir kolu kucağıma yerleştirerek, siyah ekranın iki yanında karşılıklı olarak yukarı aşağı hareket eden çizgilerden birini kontrol etmeye çalıştım. Bu iki çizgi arasında küçük bir beyaz nokta çılgın gibi ileri, geri sekiyordu.

Belki biraz da bilardo masası gibiydi ama Metin Abime oyunun adını hiç sormadım. Benim için çift kale maçtı o kadar… Hayatımda o kadar eğlendiğimi hatırlamıyordum. Şimdi unutmuş olabilirim fakat 5 yaşındaki bir çocuk için bir gün, bir ömürdü. İlk aklıma gelen hatıra bu ama en eski anım bu değil.

 

İstanbul çocuğu, süt çocuğu

En eski anım… Annemin dediğine göre, Caddebostan’a 1978 yılında taşınmışız. O zamana kadar, yani 2,5 yıl boyunca, bana rahmetli anneannem ve dedem bakmış. Sultanahmet doğumluyum ama annemin kızlık evi Süleymaniye’de, Namahrem Sokak’ta, Katip Şemsettin Camii’nin yanındadır.

Beni anneannemin büyütmüş olmasına karşın anne-babam ayrı değildi. Sadece Alamancıydı. 1975’te ben doğduktan sonra, beni anneannemle dedeme bırakmışlar ve Almanya’ya çalışmaya gitmişler.

1978’e kadar Süleymaniye’de anneannemle yaşamışım. Dediklerine göre, ilk söylediğim kelime anne değil, anneanne, daha doğrusu “anene!” olmuş. Anneannemi 2011’de kaybettik. Alzheimer’dan nefret ediyorum… Dedemi ise hatırlamıyorum, onu sadece fotoğraflardan biliyorum ama anneannem, eşinin vefatının ardından, bir gün dedemin fotoğrafına bakıp “Adam sen ne güzeldin!” demişti, onu hatırlıyorum :).

Sonuç olarak, annem oğlundan ayrı olmaya dayanamamış ve dedemin vefatının ardından, bizimkiler 1978’de Türkiye’ye kesin dönüş yapmışlar. Sonra da Caddebostan’a yerleşmişiz. İşte benim ilk hatırladığım şey bundan az sonra geliyor:

 

“Anne bu ne?”

“Takvim oğlum.”

“Okuyamıyorum. Pembe Panter gibi mi?”

“Hayır, tarihi gösterir.”

“Ne yazıyor?”

“1979.”

 

Independenta’nın yanışı

Bir sabah kalktım ve muhteşem bir manzarayla karşılaştım: Odam bahçeli evimizin arka tarafına, otoparka bakar. Eskiden bahçemizde kayısı, şeftali, ceviz ve dut ağaçları vardı. Komşularımız arabalarını park etmek zor oluyor ve dut ağacı otomobillerini lekeliyor diye kestirdiler ağaçları…

Her neyse, sabah kalktım, odamın penceresinden arkaya baktım ve… Arka binanın bahçesindeki çam ağaçları ile gökyüzü tek bir kütle olmuştu. Hayır olamaz, ben burada orman veya ağaçlık bir tepe hatırlamıyorum. Dün yoktu böyle bir şey.

 

“Baba bu ne?”

“Duman Kozan. Yangın var.”

“Nerede?”

“Boğazda dün tanker kazası oldu. Petrol tankeri yanıyor.”

“Hâlâ mı yanıyor?”

 

Vikipedi’den alıntı: “Independenta tanker kazası ya da Independenta faciası — 15 Kasım 1979 tarihinde ham petrol yüklü bir tanker gemisi ile bir kuru yük gemisinin çarpışması sonucu İstanbul Boğazı’nda meydana gelen kaza. Ham petrol yüklü Independenta isimli gemi, 27 gün süren büyük bir yangına ve çevre felaketine yol açtığı için, kaza geminin ismiyle anılmaktadır. Kazada mürettebattan 43 kişi ölmüştür.”

Petrol tankeri enkazının 1988’e kadar denizden çıkarılmadığını ve döneminin hükumetinin bu yüzden çok eleştiri aldığını hatırlıyorum. İtalyan Lisesi’ne giderken vapurla karşıya geçtiğimizde, pas karası enkazı Kadıköy açıklarında görürdük. Parça parça kesip hurdaya çıkardılar onu.

 

İlk kitap

Birçok çocuk gibi benim de ilk kitabım bir boyama kitabıydı. O zamanlar TRT’de Heidi çizgi filmi yayınlanıyordu. Bir sabah TV’yi açtığımda rap rap yürüyen askerler görmüştüm. Babam anlamadığım bir kelime kullanmıştı: İhtilal, ordu darbe yaptı. O yıllardan hatırladığım en belirgin şey elektriklerin her akşam kesilmesiydi. Sarı bir gaz sobamız vardı ve mum ışığında Heidi boyama kitabına bakardım, babam Almanya’dan getirmişti: “Ama mumda karanlık baba, renkleri iyi göremiyorum.” “Çok güzel boyadın Kozan. Işık gelince görürsün.”

Elektrik kesintileri azalarak 80’ler boyunca sürdü ama babam o sırada bana müthiş bir alışkanlık kazandırdı. Okuma alışkanlığı:

 

“Baba kelepir ne demek?”

Babam, okuduğu Pembe Panter resimli masal kitabını göstererek bir şeyler söyledi. Ne dediğini hatırlamıyorum. Yıllar sonra bunun “böyle sağlam evi bu fiyata ucuza kapattın” gibi bir anlama geldiğini öğrendim.

Pembe Panter kitapçığı bende farklı bir iz bıraktı. “Transendental İdealizm” gibi, yıllar sonra İÜ Felsefe’de göreceğim bazı garip terimlerin kökenini ve bu kelimelerin nasıl türetildiğini merak etmeyi hep Pembe Panter’deki “kelepir”den öğrendim.

 

İlk roman

9 yaşındaydım. Metim Abim yengemle ziyarete gelmişti. Garip… Hayatımdaki en temel anılarda hep Metin Abim var.

O bunun farkında mı bilmiyorum ama TV’de bu kez renkli film izliyorduk. 84 yılında bir tür Yüzüklerin Efendisi filmi… Hayalet kılıklı mavi şekiller var, adları “Yedi Belalar”. Dokundukları şövalyeyi öldürüyorlar. Adamın ruhu çekiliyor ve ölüyor. Çok korkuyorum… Odama gideceğim.

Babamın doğum günümde aldığı kitap: Jules Verne, Kaptan Grant’ın Çocukları. Altın Kitaplar, Nihal Önol çevirisi, 1979 baskısı. 5 yıl sonra, bunun orijinal romanın çocuk baskısı, bir özet olduğunu öğrendim. Fransızca bilseydim kitabın tam metnini orijinalinden okuyabilirdim. Fransızca öğrenemedim, çünkü ilkokuldan sonra İtalyan Lisesi’ni kazandım. Olsun, İtalyanca ve İngilizce de iyidir… Ve Jules Verne, Jules Verne’dir. Okuduğum ilk bilimkurgu yazarı oydu.

 

İlk renkli televizyonum ise Nordmende Spectra Color T-3032 (1979)

Bu noktada tekrar Metin Abimin evi aklıma geliyor: Bu kez televizyon izliyorduk ve 6 yaşındayım. Türkiye’de henüz renkli yayın yok. Bir uzay belgeseli izliyorum… “Astronotların kaskını uzayda açarsanız nasıl ölürler?” diye soruyor bir adam ve ciddi ciddi anlatmaya başlıyor. Donarak mı, boğularak mı? Bunun cevabını yıllarca merak ettim ve ancak, 2006 yılında İngilizce Wikipedia’da tesadüf eseri öğrendim.

Uzaya çok meraklıyım biliyor musunuz? Bu da hatırladığım ilk uzay belgeseliydi ve uzay merakım da bu belgeselle başladı. Üstelik, 9 yaşına kadar, televizyondaki sağlık belgesellerinde insan kalbinin atışını gösteren sahneleri gördüğümde bile korkardım ama nedense uzayda boğulan astronotun hazin öyküsü korkutmadı beni.

O yıllarda uzay merakımı Görsel Dünya Atlasları, Walt Disney, Görsel Bilim-Teknik gibi ansiklopedileri okuyarak gidermeye çalışıyordum. 25. Yüzyıl gibi TV dizilerini izliyordum, hele Battlestar Galactica 1980!

1980’lerde bir reklam vardı. Nordmende televizyon reklamı… Adam evinde Yıldız Savaşları izliyor. Ekranda kötü adam Darth Vader var ve bir kadını tehdit ediyor. Nordmende’nin görüntü kalitesi o kadar yüksek ve film o kadar canlı ki kanepede TV izleyen adam dayanamıyor ve kadını kurtarmak için ekranın içine girip, Darth Vader’la ışın kılıcı düellosu başlatıyor. Belki bir gün Youtube videosunu bulurum.

 

“Baba Nordmende renkli mi?”

“Evet oğlum.”

“Bu maç neden siyah-beyaz o zaman?”

“Türkiye’de renkli yayın yok.”

 

Televizyonun yanına yaklaşıyorum. Anlımı ekrana dayıyorum ve ekranın ta içine bakıyorum. Uzaktan siyah-beyaz olabilir ama belki renkler TV’nin içinde saklanıyor… Babam renkli TV dedi ya, renkler içinde bir yerde olmalı!

 

“Oğlum başını çek, gözlerin bozulacak.”

“Zaten gözlük takıyorum anne.”

“Radyasyon var.”

“Ama çok yakından bakınca renkli noktalar görüyorum. Neden uzaktan bakınca siyah-beyaz?”

 

Tüplü TV’nin camına çok yakından bakarsanız, üç renkli filtrenin gökkuşağı kenarlarını görebilirsiniz. Babamın aldığı Nordmende bir Spectra Color T 3032 idi. TV 1979 model ama bu hatıra 1980’den.

Bu arada, eskiden TV’ler hafta içi 19:00’da ya da o saate yakın bir zamanda açılırdı. Pazar günü de sanırım saat 10:00’da başlıyordu yayın.

Pazar günü bizimkilerin eski 1970 model Nordmende’siyle ailecek film izlerdik, kahvaltı ederken. Oturma odasında, ahşap kasası olan bir televizyondu ve eski James Bond Dr. No filminde olduğu gibi, TV’nin kanal gösterge düğmesinde dijital değil, tüplü lambalar vardı.

Bu TV’de uzaktan kumanda yoktu. 1. Kanal için 1 numaralı cam tüp yanardı, 2. kanal için 2 numaralı tüp ve böyle giderdi… Bütün tüpler tek göstergede iç içe geçmişti. Hepsi bir anda yansa, hangi kanal olduğunu anlayamayız diye düşünürdüm.

Bir gün annem bana kızıp terlik atmış ve nasılsa ıskalamıştı. Terlik gitti, televizyonun renk ayarlarını kontrol ettiğimiz analog kumanda yerindeki küçük kaydırma çubuklarından ikisini kırdı. Ahşap kasalı, beyaz boyalı bir televizyondu.

 

Eski çizgi filmler, çocuk programları

O yıllarda Bizim Sokak vardı. Evet, Susam Sokağı’ndan önceydi. Anneannem beni çağırırdı: “Kozan koş, Marco başladı! Arı Maya başladı! Şeker Kız Candy başladı!”

Sonra Robotech geldi. Robotech en sevdiğim çizgi filmdir. Robot olan uçaklar… Voltron’ı çocuksu bulurdum, Robotech derdim. Sanki kendim çocuk değilmişim gibi :).

 

Çocukluk arkadaşım Oytun evine çağırdığında videodan Robetech izletmişti. Ekranı dondurup, resmim iyi olduğu için, benden uçakları kağıda çizmemi istiyordu. Kareler donduğunda video parazit yapardı. Çizmek zordu, çok zor. Türkiye’de TRT’nin yayınladığı Robotech’in son bölümünden önce (13. Bölüm, yarım bıraktılar çünkü) Büyük babam vefat etti. Evine gittik, sonra ben komşuda Robotech’in son bölümünü izledim.

Metin Abim, büyük babamın naaşının başında, evde bana İngilizce çizgi roman çevirdi. Sanırım sıkıldığım için kitaba bakmak istemiştim. Yerde yatan naaşa bakmak ve insanların solgun yüzlerini seyretmek sevimli değildi.

İki-üç sayfa çevirdi sadece… Çizgi romanın ne olduğunu hatırlamıyorum. İngiltere’den gelmişti: İngilizce öğreneceğim ve çocuklarıma çizgi roman çevireceğim. Hiç üşenmeden…

 

9 yaşındayım. 2000 yılında 25 yaşında olacağım. Tanrım! Ne kadar uzun bir zaman… Baba 2000 yılında uzay şehri kurulacak mı? “Ne uzayı oğlum? Aynen böyle beton olacak.” 37 yaşındayım. Henüz baba olmadım. İstanbul’da uzay şehri kurulmadı ama uzay bakanın gözünde.

Oytun benim oyuncaklarımı çok severdi ve aynısını annesine aldırırdı. Ben oyuncaklarımı kırardım. Oytun ise hiç kırmazdı. “Ama masada süs gibi durdukça bir manası yok ki Oytun. Oynamak lazım!” “Oynayınca kırıyorsun Kozan!” Harika bir He-Man aksiyon figürleri koleksiyonu vardı. Birinin başını çıkarmıştım, He-Man’in… Kafasını yerine sokamadım ve yerine sokayım diye plastik kafanın kenarlarını kemirdim. “Kafası yerine giriyor Oytun!” “Yerinden çıkıyor ama Kozan. Yemişsin, kenarlarını yemişsin!”

Türkiye’de renkli deneme yayınları 1983’te başladı. Ailecek Eurovision izlerdik. Nurdan Torun daha sonra mı çıktı? Hatırlamıyorum. Seyyal Taner vardı. Çetin Alp ve Opera, Neco… Hepsi Halley’den önce…

 

İlk TV maçı

“Baba maçı siyah beyaz gösteriyor! Neden hep gol yiyoruz?”

Kaleci Yaşar’ın 8 gol yediği tarihi maç, yeni Nordmende’yi kurduğumuz gün…

 

 

TRT 2 1987’de açıldı. Teleon da 90’ların başında geldi… Evde uydudan MTV izlerdik. Tüm apartmana uydu çekmişlerdi.

 

İlk çizgi roman

14 yıl Barbar Conan çevirdim Türkçeye ama ilk çizgi romanım Barbar Conan değildi. Tay Yayınları’ndan çıkan Zagor veya Ceylan Yayınları’ndan Teks de değildi. İlk çizgi romanım Gordon’du. Alex Raymond’un Flash Gordon’u (50’lerden başlayarak 80’lere kadar seçme maceralar).

Her hafta Cuma günü, babam Süleymaniye’deki eski dükkanına giderken, dönüşte, Sirkeci’de, Yeni Cami ile eski Emniyet Müdürlüğü’nün orada bir bayiden bana Gordon alırdı. Sarı saman kâğıt… Önce 40 lira, 1983’te 50 lira. “Uzaya gideceğim baba. Mars’ta hayat var mı? Gordon, Venüs’te orman var diyor. Venüs’te hayat yok.” “Eski maceralar oğlum, belki bilmiyorlardı o zaman.”

Gordon’u özel bir makineyle donduran Güliver tarzı ve maymun suratlı parmak çocuk uzaylıları, donmuş gezegen Plüton’a giden Kletlileri ve Rusların uzaya gönderdiği köpek Laika’yı Ay’da Dale Arden’la birlikte nasıl bulduğunu, Gordon’un Mongo’daki serüvenlerini hiç unutmayacağım.

Zagor’u da unutamam. Çiko’nun Alaska’nın karlarında, kar ayakkabılarıyla kötü eskimodan kaçtığı bir macera vardı. Deriden yapılma kano kavramıyla ilk tanıştığım macera… Barbar Conan merakım 1985’den sonra Metin ve Nida Abimle başladı. Conan çevirilerim ise 1994’ten sonra.

O yıllardan iki Conan repliği hatırlıyorum: Birinde rüyalar aleminde iblisler Conan’ın kafasını ısırıp koparmak üzeredir: “Crom beni ne hallere koydun? Yanına geliyorum Crom, baltanı bile!”

Diğerinde Conan bilmeden bir vampirle beraber olur. Sabah kadın yatakta vampire dönüşüp Conan’ı yemeye kalkar: “Crom beni lanetle! Baltamı uzanamayacağım bir yere koymuşum!” Evet, Ahmet Kaya’dan önce Conan vardı. “Bir adam kaderini beğenmiyorsa değiştirir.”

 

Sultanahmet köftecisi güzeldir ama en iyi köfte Süleymaniye’de yenir

Rahmetli dedem İstanbul’un eski Arnavut göçmenlerinden biridir. Annem hem anne hem baba tarafından Arnavuttur. Annemin anne tarafı, Balkan Savaşları’nda Sırp mezaliminden kaçmış. Dedemin ailesi ise önce Bulgaristan’a kaçmış. Oraya komünizm gelince, 1920’lerde Türkiye’ye göç etmişler.

Türkiye’de Arnavutlar, özellikle anne tarafım gibi bugün Makedonya sınırları içinde kalan eski Gostivar Arnavutları (Eski Yugoslavya), önce Bursa İnegöl’e gelmiştir. Oradan Eminönü’ne ve İstinye’ye…

Anneannem Cumhuriyet’le yaşıttı ve İstanbul doğumluydu…. Ve bu Arnavutlar muhallebici, köfteciydi. İstinye’deki rahmetli Musli Amca’nın çay bahçesi (satıldı) ve eski Zeynel Dondurmacısı anne tarafından akrabamızdır (2000’lerde bugünkü Marmaris Büfe’ye sattılar dükkanları. O da Marmia Büfe oldu).

Sonuçta sütlü tatlıları ve pilav üstü köfteyi onlardan öğrendim. Dedeme yetişemedim ama Süleymaniye’nin yan sokağında, İstanbul Üniversitesi’nden gelen yol üzerinde köfteciler vardı. Babam bana 80’lerde Gordon alırken, bazen beni de dükkanına götürürdü. Bugün artık hayatta olmayan bir amcadan köfte pilav söylerdik. Yassı köftelere, sadece köfte derdim. Pirinç pilavına, beyaz pilav. Mermi gibi yuvarlatılmış köftelere ise kurşun köfte. Mercimek çorbasına, sarı çorba.

Bazı insanlar zihinlerinde her rakama ve harfe bir renk verir. 1989’da çini mürekkebiyle çizgi roman kahramanlarını çizerdim. Annem ve babam ise desinatördür (tekstil tasarımcısı). Her ne kadar mesleklerini yapmıyor olsalar da bizim ailede sanatçılık var. Babam hâlâ güzel guaj resimler çiziyor. Bu yakınlarda bloga koyacağım.

 

Heavy metal, klasik batı müziği ve Madonna şarkıları

Ben aşk şarkıları dinleyemem, yerli-yabancı hiçbir aşk şarkısı dinleyemem. İstisnalar ise 80’lerde dinlediğim Duran Duran, Madonna, Stevie Wonder, Lionel Richie, Pet Shop Boys, Kayahan, Nilüfer, Ersin ve Dadaşlar, İlhan İrem, Cem Karaca, Erol Evgin, MFÖ, Erkin Koray, Fikret Kızılok ve elbette ki Barış Manço’dur. Bu arada, Gamma Ray power metal grubunun It’s a Sin cover’ını mutlaka dinlemelisiniz.

Her neyse, ben aşk şarkıları dinleyemem dedim. İrlanda müziğine, Loreena Mckennitt’e bayılırım ama çok duygulandırdığı için dinlemem.

Bu yüzden Heavy Metal dinlerim. Müzik dediğin sert ve hareketli olmalı, içinde elektrogitar olmalı ve baladı bile ses çıkarmalı, insanı hüzünlendirmemeli, bunun yerine canlandırmalı. 1988’de Barış verdi bana ilk metal kasetini.

Sonra Çin işi uyduruk, lastikli çarkları olan beyaz bir Walkman aldım. Arkadaşım Walkman’in devreleriyle oynayıp sesini hayvan gibi yükseltti. Helloween, Keeper of the Seven Keys Part 2… Ve Future World. Hemen ardından Manowar, Fighting the World, Kings of Metal ve Blood of the Kings… İlla Blood of the Kings, Blood of the Kings, Blood of the Kings!!!

Babam Almanya’dan küçük bir siyah Sony radyo kasetçalar getirmişti. Annem mutfakta yemek yapıyor, ben Metallica’dan Fight Fire With Fire dinliyordum.

 

“Oğlum madem sevmiyorsun, neden dinliyorsun?”

“Barış dinliyor anne, ben de dinleyeceğim. Bir metal albümünü sevdim. Buna da alışırım.” 6 kere dinledim o şarkıyı, ta sevene kadar… Sonra metali hiç bırakmadım.

 

İngilizce merakı, çeviriler, lise yılları ve martılar

Can dostum Cem, İtalyan Lisesi’nde, 1988’de Asterix çizgi romanlarının İngilizcesini getirmişti. İngilizce Asterix’ler! Tintin de neymiş? Asterix daha renkli, daha komik!

Hastayım, yataktayım, boğazım şiş… “Okuma artık Kozan!” “İngilizce okuyorum anne, İngilizler gibi telaffuz etmeyi öğreneceğim, sesli okumam lazım!”

Tabii ki İngilizler gibi telaffuz etmeyi asla öğrenemedim. 1990’larda CNN geldi, Atlanta Amerikancansı… My gosh! “Anne anlıyorum, adamın ne dediğini anlıyorum!” “Biraz da derslerine çalışsan, yüksek not alsan!” Sonuçta Amerikancayı Türk aksanıyla konuşuyorum :).

 

Hiç dikkat ettiniz mi? Karaköy martıları ile Kadıköy martıları arasında boy ve renk farkı var.

Kadıköy martıları daha beyaz, sarı gagalı ve iri. Karaköy martıları açık gri/beyaz, turuncu gagalı ve daha küçük. Ayrıca 90’larda liseye giderken fark etmiştim, Kadıköy martıları vapuru simit atanlar için Haydarpaşa’ya kadar takip ediyor, vapurun yanında sarmallar çizerek dönüp sırayla kırıntı kapmaya çalışıyor. Karaköy martıları ise vapuru Sarayburnu açıklarına kadar takip ediyor.

Yıllardır sabahları vapurla karşıya geçmiyorum. Martılara simit atmayı nasıl da özlüyorum! Resimdeki bizim Caddebostan martısı… (Caddebostan’da oturuyorum ve İtalyan Lisesi için her sabah 6:20’de, daha bizim duraktaki kediler uyanmadan kalkıp 7:10 vapuruyla, kış günü o bulutlu çelik mavisi göğün altında rüzgarlı denizde uçan martıları seyrederek karşıya geçiyordum. Bu yüzden askerlikte uykusuzluğu yadırgamadım, çünkü erken kalkmaya alışıktım).

Vapurla karşıya geçtiğimizde gerçek İstanbul poğaçası yerdik. Hani şu mayasız, ince, yağlı, börek gibi olandan… 2002’de Van’da askerlik yaparken bir pastane vardı şehirde. İstanbul poğaçası satardı ama Vanlılar bilmiyorlar tabii o poğaçayı. Bunun yerine, İstanbul poğaçası diye standart kabartmalı, pofidik, mayalı poğaça satarlardı. Her halükarda askerde çok güzel gelirdi İstanbul’la ilgili her şey.

Doğuştan gizli şaşılık varmış bende. Şaşılık geçmiş ama beynin görme merkezi “görmeyi” tam öğrenmediği için göz tembelliği çıkmış.

Yüzde 40 görme kaybım var. Herkes gibi uzağı görebiliyorum, kör değilim, miyobum ama gözlüğüm var. Sorun o değil. Sadece herkesin 10 metreden okuduğu bir tabelayı ben ancak 4 metreden okuyabiliyorum. Eskiden kemik çerçeve gözlükler vardı. Nasıl da sıkardı şakaklarımı! Gevşetince ya düşerdi ve kırılırdı ya da gevşeteceğim diye çekiştirmekten ben kırardım gözlükleri. “Dört göz Kozan. Dört göz, dört göz!” Kirli camlardan huylanırım.

 

Neden söyledim? Çünkü üniversitede fizik okumadıysam en büyük sebebi göz tembeli olmamdır.

Küçükken ilk hayalim astronot olup Amerika’ya gitmekti. Olmadı, çünkü çocuklar genellikle uçuk hayaller kurar. Ayrıca, okulda matematik ve fiziğim kötüydü. Tembeldim lisede. Üniversitede açıldım, 90-100 alan biri oldum.

Geriye dönüp bakıyorum da… Eski tembelliklerin ilkokula uzanan birkaç nedeni vardı. Biri şu:

İtalyan Lisesi’nde tahtayı görmüyorum diye en ön sırada otururdum. Yine de matematik formüllerini göremezdim. Ben yazana kadar hoca silerdi. Evde tek başına çalışmak da sınavdan yüksek almama yetmezdi. Cem hep 90-100 alırdı. Annesi İtalyandı zaten, İtalyanca fizik dersini su gibi anlıyordu. Bir gün çok çalışacağım diye kafaya koydum. Derste çok soru sormaya başladım.

Ogliari Hocamızın sözlerini Türkçeye çeviriyorlar: “Hanımefendi, Kozan fizik derslerine daha fazla ilgi göstersin dedim ama çok soru soruyor. Çocuklara ders anlatamıyorum. Dersine çalışsın yeter.”

İtalyanca konuşuyoruz:

“Hocam yerçekimini nasıl yeneriz?”

“Kitabın yere düşmesini istemiyorsan masaya koy Kozan, şimdi beni rahatsız etme.” “

“Hocam nükleer fizik mezusunuz, bana nükleer fizik anlatır mısınız?”

“Benim işim bu değil. Sen önce derslerine çalış, üniversitede istersen nükleer fizik okursun.”

Düşük not aldığım için kızıyordu tabii.

 

İşte matematik ve fizikle ilgili sorunlarım buydu. Eve dudaklarımı sinirden sıkarak gittiğimi hatırlıyorum. O sıralar Lise Birdeyim ve popüler bilim kitaplarını, Asimov’u filan okuyorum… Böylece fizik merakım popüler bilime yönelmiş oldu. Demek ki sözelmişim ben. Ünlü Kuantum Fiziği Profesörü Michio Kaku gibi popüler bilim yazarları, üniversiteye hazırlık için okuyabileceğiniz çok anlaşılır popüler fizik kitapları yazıyor. Formüllerin yerini tutmasa da konuyu anlamak için faydalı.

 

İstanbul Üniversitesi felsefede hocama söylüyorum:

“Ama hocam bu felsefe görüşleri kuantum fiziğinin şu öngörüsüyle uyuşmuyor.”

“Ben kuantum fiziği bilmiyorum Kozan, sen de bilmiyorsun. Bilmeden konuşmayalım bunları. Bilen konuşsun. Sen dersine çalış”.

Başka bir hocam:

“Kuantum fiziğine dayalı bir ahlak teorisi üzerine yüksek lisans yapmak istiyorum.”

“Üzgünüm Kozan, bu konuda yardımcı olamayacağım. Benim alanım değil.” Yıl 2000.

 

Sanırım beni en iyi Sabino Lafasciano anladı. İtalyan Lisesi’nde felsefe öğretmenim.

“Hocam ben içki ve uyuşturucu kullanmam”.

“Senin kullanmana gerek yok. Millet senin gibi olmak için içiyor evladım.”

Yani sevgili Fundalina, senin dediğin gibi, deliliği kontrol etmenin en iyi yollarından bir yazmaktır. 😉

 

 

Çeviri, dergicilik ve halkla ilişkiler. Ne alaka?

Yıl 1994. Alfa Yayınları’na gittim, ilk Barbar Conan çevirilerine başladım: “Cem uyduruk çeviriyorlar. Bak, Conan, İngilizcede Crom’s Bones diyor ama Türkçe çeviride Crom’un Gözü diyor!” “Sen daha iyisini yap işte.”

 

Yıl 1995. Liseden 94’te mezun olmuşum.

“Kozan, İtalya’dan Türkiye’ye tatile geldim ama sen benden çok, getirdiğim İtalyanca çizgi romanlarla ilgileniyorsun. Hiç büyümemişsin, ben bu yaştan sonra çocuksu biriyle arkadaş olamam.”

“Peki Cem. Sana söz veriyorum, bundan sonra yalnızca sevdiğim işten para kazanacağım. İtalyanca ve İngilizcem var. Allah sağlık verirse, sadece sevdiğim işle para kazanacağım.”

 

Kazanılmıyor tabii sevgili dostum Cem.

15 yıldır çizgi roman çeviriyorum. Barbar Conan ve Nathan Never. Biri İngilizce, diğeri İtalyanca. Conan bitti ama Nathan devam ediyor… Yine de para kazanılmıyor. Türkiye’de çizgi romanlar 400-500 satıyor. Ödenen paralar mecburen komik.

Gerçi çok güzel bir şey oldu. Ege Görgün abim sayesinde 1997’de Milliyet’te Yalvaç Ural’ın ekibinde çalışma şansını yakaladım ve gazetenin yazın verdiği Kaptan Swing’leri çevirdim. Doğan Egmont’ta çocuk kitapları ve çizgi romanlar çevirdim.

Focus Popüler Bilim Kültür dergisinde çevirmen/muhabir, sonra editör oldum (O zamanlar genel yayın yönetmenimiz olan Mete Türkben’i rahmetle anıyorum). Kısa, anlaşılır, öz yazın derdi. Dergi sayfaları beyin mastürbasyonu yapma yeri değildir. “Bozkırda devedikeni biter Kozan, ama sularsan hepsi çiçek açar.” Ben devedikeni değildim ama geç açılan kabak çiçeği olmayı başardım.

Bu arada Melnibonélu Elric ve H.P. Lovecraft’ın eserlerini çevirdim ve bazı Scientific American popüler bilim kitaplarını… Göstergebilim, Kant, Kuantum Fiziği gibi yeni başlayanlar için kitaplar… O sırada Ad Yayıncılık, Doğan Kitap oldu. Bilim kitapları pek satmadığı için Jackie Collins’in hayatı tarzı kitaplar basmaya başladılar ve çevirdiğim bazı kitaplar hiç yayınlanmadı.

 

Kapital Medya’da Farmaskop Dergisi editörü, Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nda web editörü/danışman, Zarakol’da Bilgi Teknolojileri sektörü için editör ve danışman oldum. Sonunda BT İletişim Danışmanı ve Sosyal Medya Strateji Uzmanı… Hepsi de yabancı dil sayesinde, uzay ve teknoloji merakı sayesinde.

 

Video oyunları

1982 yılında Türkiye’de oyun salonu ve jetonlu makineler yoktu. Bunun yerine Sinclair ZX Spectrum siyah klavye bilgisayarlar vardı. Küçük amca oğlumun Commodore 64’ü ve jetonlu makineler 1983 yılında, sonradan geldi.

Göztepe Ortaokulu’nun orada bir dükkan vardı. İçinde küçük siyah TV ekranları ve Sinclair bilgisayarlar vardı. Babam beni oraya oyun oynamaya götürürdü. Dükkandaki amca saati 15 dakikaya kurardı. Siyah beyaz ekranda Voltron’ı oluşturur gibi kutuları üst üste koyup roket yapacağım ve uzaya göndereceğim… Bir türlü süre yetmezdi. Ağlardım ama babam sandalyeden kaldırırdı. O roketi asla tamamlayamadım.

Ertesi yıl dükkana jetonlu makineler geldi, mezarlarda dolaşan bir zombi, binalarda dolaşarak tekme atan Bruce Lee kılıklı beyaz bir adam ve elbette Warlock. Dobişko’yu hiç sevmedim. Ne o öyle? Devamlı bir şey yiyor. Warlock’ta hiç değilse dövüş vardı. Bir de kanalın üstünden uçan savaş uçağı oyunu… Bu kanalın sonu yok muydu? Sonuna gelemedim.

Sonra, 1983 yılında amcamlardayız. TV’de bir sevişme sahnesi var. Amcam aile var diye kanal değiştiriyor. Karşımda müthiş bir film: Billy Dee Williams’ın oynadığı (Yıldız Savaşları’nda Lando Calrissian) Time Bomb! Kara Şimşek ve Michael Knight’ın düşmanı Goliath’dan önce, Kara Şimşek gibi bilgisayarlı bir kamyon, kamyonun tavanında otomatik bir makineli tüfek… Nükleer bomba? Tam bana göre!

O sırada Nida Abim geldi ve Commodore 64’e Kaddafi ile Reagan’ın savaştığı bir nükleer savaş oyunu koydu. Hani şu Gora’da Cem Yılmaz’ın “Kung Fu biliyorum!” dediği kasetten… 15 dakikada yüklenirdi o renkli çizgiler.

 

Oytun’da vardı. Hatta Barbar Conan taklidi bir oyun:

“Oytun bu ne?”

“Orman barbarı”

Kes, biç, yerde yuvarlanan kelle, kelleye tekme atan bir tür kurbağa adam…

“Oğlum bu ne?”

“Dağ barbarı.”

“Bu?”

“Orman…”

“Ulan dağ barbarı, orman barbarı, başka barbar yok mu oyunda?”

“Kasede o kadar koymuşlar. Ne yapayım?”

“Çıkar şu He-Man’leri, bıktım!”

 

1994’te ikinci el bilgisayarımı, yani ilk bilgisayarımı aldım. Amiga’yı filan hep atladım. Bir IBM PC 286 :). Unutulmuş Diyarlar, Pools of Darkness koymuşum bilgisayara. Büyücülü, ejderhalı, kılıçlı bir oyun. Vektör grafik, izometrik. Diablo’dan önce…

Sekiz kişilik grubuma 60 kişi dalıyorlar. Hepsi çömez. Kadın Büyücü Draga’ya komut veriyorum, bir ateş topu atıyor…

“İeeaahhh…” Ölüyorlar. “İeeahhh…” 10 kere, 20, 30…

Babam içeri girdi: “Oğlum bu gürültü ne?”

“Ateş topu attım. Bilgisayar yavaş ve 60 kişi var, ancak tek tek öldürebiliyor.”

“Sabaha kadar bitmez oğlum, başım şişti. Söyle çabuk ölsünler.”

“Peki baba.”

“Sesini kıs.”

 

Bilgisayar oyunları, çizgi roman ve yabancı dizi torrent’leriyle birlikte İngilizcemin gelişmesini hızlandırdı. Baldur’s Gate II Throne of Bhaal eklentisinin romanını yazan Drew Karpyshyn’e kızdım uyarlamayı kötü yazmış diye (yıl 2001). Yıldız Savaşları romanı yazmaya başlamasından önceydi.

Forumlarda doğrudan konuştum onunla: “Ticari olsun, kitap LGBT segmentine satsın diye Iomen’i lezbiyen yapmışsın. Eşcinsellerin hakkını savunmak için değil, kitap satsın diye yapmışsın.”

“Ben bu kadar yazabildim. Beğenmiyorsan kendin yaz.”

“Yazacağım!”

 

O yıl askere gittim, Mehmetçik Dershanesinde felsefe öğretmeni, ardından kütüphaneci oldum ve üç cilt roman yazdım. Bana bu imkanları sağlayan eli öpülesi Cemil Yüzbaşıma ve tüm çavuşlara buradan selamlarımı iletiyorum.

Dünyanın en acemice, berbat şeyiydi yazdığım roman. Sonra oturup, 5 yıl önce üstünden geçerek yeniden yazmaya başladım. Bu sefer piyasa standartlarının üstünde bir eser oluyordu ama telif hakkını satın alamadığım için, bu video oyunu uyarlamasını yayınlayıp satmam imkansızdı. Ben de vaktimi bunun yerine işime ve bloga adadım. Nasıl olsa zamanım bol. Allah izin verirse, belki 10 yılda biter. Sahi, Robert Jordan, Zaman Çarkı’nı kaç yaşında yazmaya başlamıştı?

 

Kitap kurdundan halkla ilişkiler sektörüne

Bir gün kendime dedim ki lisede İtalyanca’dan, matematikten 90 alan bir arkadaşın, insan ilişkilerindeki sorunları nedeniyle Milano Teknik Üniversitesi’ni terk etti ve şimdi daha sıradan bir işte çalışıyor. Doğru veya yanlış, kendi kararı ve insan isterse her durumda en güzelini başarır.

Hayat insanı vezir de eder rezil de. Şanslıysanız, yaşla birlikte olgunluk gelir. Aptallık ederseniz diplomalı cahil kalırsınız. Hayatın neler getireceğini bilemem. Şans, kader, kısmet ve ekonomik durumu kontrol edemem ama bilgi hamalı olma hatasına düşmeyeceğim. Hayata geçirilmeyen bilgiler eşek yükünden ibarettir… Dergicilikten halkla ilişkilere geçtiim zaman buna çok dikkat etmeye başladım. Marifet sadece yazı yazmakta değil, ekmek parasını kazanmaktan sanata kadar bir bütün olabilmeli insan. İdeali bu ve ideal olmadan motive olamayız.

 

İşte 1979’dan 2012’ye benim kör topal maceram bu… Bir şansım var, sevdiğim işlerde çalışarak para kazanabiliyorum. Bir uzay rüyasında değil, gerçek hayatta yaşıyorum ama çocuksuluğumu kaybetmedim, istesem de kaybedemem herhalde. Sadece olgunluğun verdiği bir katmanla sıvadım. Mutlu sayılırım, işimden, hayatımdan memnunum. Umarım böyle gider.

Son olarak, eğer hayatta bir parça güzel şey yaptıysam, bunu insan sevgisiyle başardım. Beni ben yapan herkese, beni adam eden en kötü tecrübeleri yaşatarak canıma okuyan düşmanlara, yanımda olan dostlarıma, akrabalarıma, arkadaşlarıma, canım annem, anneannem ve babama… Hepinize çok teşekkürler. Ailemin, öğretmenlerimin hakkı ödenmez.

Bu blogda yapmak istediğim şey, yaptığım tek şey paylaşmak… İnsan paylaşarak büyür ve şanslıysanız, okuyanlar sizden daha fazla şey öğrenir ve çevrelerine daha fazla şey öğretirler. Daha da şanslıysanız, okurlarınızdan birçok yeni şey öğrenebilirsiniz. Orası size kalmış.

Barbar Conan’ın, savaşta babasını öldürdüğü için ondan intikam almak isteyen genç Veden Kemal’a dediği gibi: “Git çalış, aile ol. Dedesini hatırlayan, ihtiyarları sayan güçlü evlatlar yetiştir. En iyi intikam budur!”

 

Hibrit otomobillerden sonra yakıt hücresi kullanan hibrit uçaklar da geliyor

Hibrit İnsansız Hava Taşıtlarında elektrik üretmekte kullanılan yakıt hücreleri, bu robot uçakların 4 kat uzun süre uçmasını sağlayacak. Uzaktan kumandalı robot uçaklar, bir gün pilotlu gerçek uçakların ve helikopterlerin yerini alacak.

Yakıt Hücreli Hibrit Güç Kaynağı kullanan robot uçaklar, benzerlerinden çok daha hafif ve hızlı. Aynı zamanda, daha çok silah taşıyor ve gün boyu havada kalabiliyor. Peki, yakıt hücreli hibrit güç kaynağı ne demek? İşte bunun için kasedi başa sarmamız lazım.

Silahlı kuvvetlerde insansız hava taşıtları

Türkiye’nin sınırlarını korumak için İnsansız Hava Araçlarına (UAV) ihtiyacı var: Uzaktan kumandalı UAV’lar havadan keşif yapıyor, termal kameralarla değerli istihbarat bilgileri toplayarak, dağlık arazide sınırları koruyor. UAV’lardan yararlanan askerlerin, düşmanı saklandığı yerde bulması kolaylaşıyor.

Savaş yükü taşıyan UAV’lar ağır olduğu için çok yakıt tüketiyor ve bu da havada kalma süresini kısaltıyor. Silahlı UAV’ların, havada uzun süre uçabilmesi önemli. Çünkü:

UAV’lar pilotların savaş uçakları veya helikopterlerle giremediği mağara ve çukurları bombalayabiliyor. Bir helikopterden çok daha sessiz uçan UAV’lar, helikopter gibi havada asılı kalarak, 2-3 kişilik düşman timlerini arazide tespit ettiği anda vurabiliyor.

Yakıt hücreleri kullanan UAV’lar, güç kaynağı olarak sadece pil/batarya/akü kullanan insansız robot uçaklardan daha uzun süre uçabiliyor (Tıpkı otomobillerde bujileri çalıştıran akülerde olduğu gibi, UAV’ların da elektrik üreten bir sisteme ihtiyacı bulunuyor).

Ancak, sırayla ilerleyelim ve önce, yakıt hücrelerinin insansız uçaklarda ne işe yaradığını, ne gibi avantajlar sağladığını anlatalım.

Yakıt hücrelerinin benzin deposundan farkı

Öncelikle, UAV’lar motoru ve pervaneleri çalıştırmak için zaten yakıt tankı taşıyor. Ancak, uçak yakıtından aynı zamanda elektrik üretmeye kalkarsak, insansız hava taşıtlarının daha büyük yakıt tankı taşıması gerekecek (elektrik üretmek için fazladan yakıt yakılacak). Bu tür motordan elektrik üreten tasarımlar var, ancak bunlar genellikle ağır ve hantal sistemler.

Oysa UAV’ların bütün esprisi, küçük ve manevra yeteneği yüksek robot uçaklar / helikopterler olmaları… Büyük yakıt tankları, dolu yakıt tankının kendi ağırlığını da hesaba kattığımızda, UAV’ları yavaşlatacaktır. Silah taşıyan UAV’ların ise bomba ve roketlerin ağırlığını telafi etmek için özellikle hafif olması gerek. İşte bu nedenle, küçük UAV motorlarının, F-16 avcı uçaklarında olduğu gibi hem uçağı uçurmasını hem de elektrik üretmesini tercih etmiyoruz.

Sadece akülü UAV’lar kullanamaz mıyız?

Uzaktan kumandalı oyuncak arabaların çoğu pille çalışır. Ancak, UAV’lar uçmak için büyük miktarda enerji harcıyor. Günümüzde elektrikli motorların küçük bir robot uçağı bile uçurması zor. Uçakların “pili çabuk bitiyor”.

NASA, kanatlarındaki güneş panelleri sayesinde güneş enerjisinden elektrik üreterek çalışan deneysel bir UAV tasarladı ama şimdilik bu sistemler askeri uygulamalar için gereken gücü sağlayamıyor. Sadece pil kullanan elektrikli UAV tasarımları da mevcut, ancak motor gücünden elektrik üretmeyen silahlı robot uçaklar için, akülere yardımcı olan ek bir güç kaynağı lazım.

Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından geliştirilen ve İsrail tarafından ileri teknoloji ürünü bir model olarak tanımlanan 1600 kg’lık TAİ Anka serisi gibi büyük ve nispeten yavaş UAV’larda büyük akü kullanmak sorun değil. Ancak, silahlı minyatür UAV’ların ve orta boy insansız hava taşıtlarının hafif olması için, hem küçük aküler kullanmamız hem de daha fazla enerji üretmemiz gerek.

Buradaki sorun, savaş uçaklarında olduğu gibi motoru ilk kez çalıştırmak için akülü güç kaynağı kullanmak değil. Asıl sorun, uçak motorunun gücünden yararlanmadan, uçağa sürekli güç sağlamak. Bu yüzden UAV’lardaki aküleri ek güç kaynaklarıyla desteklemek lazım. Geriye tek bir çözüm kalıyor: Akülerin yanında yakıt hücresi de taşıyan hibrit UAV’lar…

Yakıt hücreleri nedir?
Ticari amaçlı yakıt hücreleri ilk kez NASA için (uzay mekikleri vb.) geliştirildi. Uzay mekikleri emekliye ayrıldı ama yakıt hücresi mirası gelecek kuşaklara kaldı. Bugün hibrit araba tasarımlarında yakıt hücreleri kullanılıyor.

80’lerde uzay mekiklerine yerleştirilen yakıt hücreleri ve 90’larda hibrit otomobillere takılan modeller bir hidrojen-oksijen sistemi kullanıyordu. Örneğin, uzay mekiklerinin yakıt hücrelerinde hidrojen ve oksijeni elektriğe dönüştüren bir güç üretim odası vardı. Uzay mekiklerinin uzayda kendine yeterli olması gerektiği için, bu sistem aynı zamanda ısı ve su üretecek şekilde tasarlanmıştı. Normalde yakıt hücreleri zaten atık olarak ısı ve su üretir (Aslında bu, benzinli motorlar ve diğer içten yanmalı motorlardaki egzoz gazı ile aynı şey).

Yakıt hücreleri filmlerdeki arabaların benzin depoları gibi patlayıp alev almaz
Standart yakıt hücrelerinde hidrojen gibi bir yakıt ve yakıtı yakarak enerji üreten oksijen gibi bir oksitleyici bulunur. Ancak, bu oksitleyici, hidrojeni içten yanmalı motorlarda olduğu gibi alevlendirerek yakmaz. Pistonlardaki gibi motor şaftını döndüren kontrollü patlamalara yol açmaz. Bunun yerine, deyim yerindeyse, sıcak kömür veya odun gibi içten içe tütmesini sağlar. Geleneksel yakıt hücrelerinde potasyum hidroksitten oluşan bir elektrolit sıvı bulunur. Elektrik üretiminde oksijen elektrotu katot, hidrojen elektrotu ise anot yerine geçer. Sonuçta, katot ve anot arasında bir elektrik akımı oluşur (ki Volta pilinin temel çalışma prensibi budur).

Hidrojeni, sünger işlevini gören “hidrojen sever bir sıvıya” yedirmek, yakıt hücrelerinin en güvenli ve kullanışlı yanıdır. Hidrojen, 1937’de gerçekleşen Hinderburg zeplin kazasından bildiğimiz gibi, son derece yanıcı bir gazdır. Hidrojenle çalışan bir araba çevreyi kirletmeyen temiz enerjiyle çalışır ama hidrojeni bir tanka koyamazsınız (Yakıt hüclerinde hidrojen kullanılmasının nedeni ise, hidrojenin çok yanıcı, enerjik bir gaz olmasıdır).

Bir tanka yeteri kadar hidrojen doldurmanın tek yolu hidrojeni sıvılaştırmaktır. Yoksa hidrojen gaz halinde çok yer kapladığı için, Kadıköy sahilindeki sarı balon gibi büyük yakıt tankları gerektirecektir. Hidrojeni ancak -253 santigratta sıvılaştırabiliriz. Hidrojeni soğutmak ek enerji gerektirir ve sıvı hidrojen yüksek basınçlı tanklarda saklanır. Böyle bir tankın delindiği / patladığı zaman çevreye büyük zarar vereceğini hayal edebilirsiniz.

İşte bu yüzden, arabalarda ve insansız hava araçlarında, can ve mal güvenliği açısından yakıt tankları değil de yakıt hücreleri kullanmanın yolları araştırılıyor (yakıt hücreleri ile beslenen elektrik motorları, gelecekte içten yanmalı motorların yerini alabilir).

Yakıt hücreleri, hidrojeni emen sıvılar sayesinde, büyük miktarda hidrojenin otomobil bagajı kadar küçük bir alanda depolamaya izin veriyor. Yakıt hücreleri sayesinde, sıvı hidrojenin buharlaşıp gaz haline geri dönmesini önlemek için sürekli çalışan ve taşıtta ağırlık yapan, arıza durumunda ise kaza riskine yol açan güçlü soğutma sistemlerine gerek kalmıyor.

LPG yakıt hücresi kullanan insansız hava taşıtları
Bilim adamları son 40 yılda farklı yakıt hücreleri geliştirdi. Bunlardan biri de yakıt olarak propan kullanıyor (taksilerden bildiğimiz LPG veya İstanbul’da elektriklerin kesildiği 80’li yıllardaki eski adıyla, hava gazı).

ABD İleri Savunma Araştırma Projeleri Dairesi (DARPA), insansız hava taşıtları için kullanımı kolay ve güvenli bir Oksitli Kompakt Katı Yakıt Hücresi geliştirdi (SOFC). Bu enerji hücresinde de yakıt olarak propan kullanılıyor. Propan çok enerjik bir hidrokarbon olduğu için UAV’larda özellikle tercih edildi. Propanlı yakıt hücreleri UAV’lara savaş yüküyle saatlerce uçmak için gereken enerjiyi sağlayacak.

DARPA, SOFC yakıt hücresinin geliştirildiği Yüksek Teknoloji İle Taktik Amaçlı Güç Üretimi (TAP) programına ek olarak, Lockheed Martin firmasının geliştirdiği Stalker XE adlı bir insansız hava aracıyla da çalışıyor. DARPA’nın SOFC yakıt hücresini kullanan Stalker XE, 8 saatten fazla uzatılmış uçuş süresi ile, diğer UAV’lardan 4 kat uzun süre havada kalabiliyor.

Bu yakıt hücresi, Stalker XE insansız hava taşıtının hibrit güç kaynağının ana bileşenini oluşturuyor. Sistemde, yüksek yoğunluklu yakıt hücresi, geleneksel bir lityum polimer pille birlikte kullanılıyor. Yakıt hücresi, UAV’ın kamera ve diğer arazi keşif ve havadan erken uyarı sistemleri için gereken gücü sağlıyor. UAV’ın kısa süreler için daha fazla elektriğe ihtiyacı olduğu durumlarda ise, lityum polimer pil de devreye girerek ek güç sağlıyor. Bu pil, normal zamanlarda şarjını koruyarak, UAV için yedek güç kaynağı (bir tür UPS) görevini de üstleniyor.

İki dünya savaşından sonra hiç akıllanmadık; teknolojiye hâlâ askeri araçlar ve silahlar öncülük ediyor.

Soldan ilk fotoğraf, Türk yapımı TAİ Anka

http://www.defencetalk.com/darpa-hybrid-small-uas-fuel-cell-quadruples-time-on-mission-36789/#ixzz28yHXX7L8