Yapay Zekanın Şafağı – 3 >> Bilgisayarların insan gibi düşündüğünü nasıl anlarız? Turing testi ve özgür irade

smartcomputerEugene Goostman adlı bilgisayar programının Turing Testi’ni geçen ilk yapay zeka yazılımı olduğu haberleri geçen ay internet sayfalarını süsledi. Bilgisayar bilimlerinin öncüsü olan Alan Turing kendi adını taşıyan Turing Testi’ni 1950 yılında geliştirmişti. Testin amacı bir bilgisayarın insan zekasına sahip olup olmadığını tespit etmekti.

Eugene Goostman otuz kişilik jüriye 13 yaşındaki bir Ukraynalı çocuk olarak tanıtıldı ve beş dakikalık sohbet sırasında on jüri üyesini insan olduğuna ikna etti. Ancak, yazılımcılar Goostman’ın İngilizceyi iyi konuşamayan bir çocuk olduğunu söylemiş ve jüri üyelerinin çocuğun bir bilgisayar yazılımı olduğunu gösteren hataları görmezden gelmesini sağlamıştı.

Kısacası Goostman jüriyi tek başına kandıramadı ve jürinin insan olduğuna inanması için gerçek insanlardan yardım aldığından Turing Testi’ni geçemedi. Nitekim Eugene Goostman gibi sohbet programları (chatbot’lar) 1970’lerden beri kullanılıyor. Bu programlar son yıllarda güçlü bilgisayarlardan yararlansa da hiçbiri Turing Testi’ni geçecek kabiliyete sahip değil.

 

 

Yapay zekanın izinde

Peki düşünen bir bilgisayarı gerçek insandan nasıl ayırt edebiliriz? İnsan gibi düşünen gerçek yapay zeka yazılımları geliştirmek mümkün mü ve ilk yapay zeka ne zaman bilinç kazanarak Her filmindeki Samantha karakteri gibi insanlar arasında yerini alacak?

Bu arada bilinç kazanmaktan söz ettik de insanlar bilinçli varlıklar mı? Özgür iradenin bilincin ön şartı olduğunu kabul ediyoruz ama özgür irade diye bir şey var mı? Yoksa özgür irade bir yanılsama mı ve biz insanlar da sadece düşündüğünü sanan birer organik robot muyuz? Bu zor soruları Turing Testi bağlamında yanıtlamaya çalışalım.

 

 

Test eden adam

Yapay zekanın babası Alan Turing 1950 yılında yayınladığı Bilgisayar Mekanizması ve Zeka1 başlıklı makalesinde kendine şu soruyu sordu: “Bilgisayarlar düşünebilir mi?” Turing bu soruya yanıt vermenin çok zor olduğunu biliyordu.

Örneğin, insanlar konudan uzaklaşarak önce bilgisayar ile düşünme kavramlarının ne olduğunu tartışacaklar ve kelimelerin içini doldurmaktan soruya cevap verme fırsatı bulamayacaklardı. Alan Turing’in amacı, makalede ortaya koyduğu testi kullanarak düşünen bilgisayarlar sorusuna objektif bir cevap vermekti.

 

 

Taklit oyunu

Turing’in taklit sınavı olarak adlandırdığı teste üç kişi katılacaktı: Bir kadın veya erkek test sorularını soracak ve biri erkek diğeri kadın iki katılımcı da bu soruları cevaplayacaktı.

Soru soran kişi katılımcılardan hangisinin erkek, hangisinin kadın olduğunu anlamaya çalışacaktı. Erkek katılımcı sorgulayıcıyı kandırmaya çalışırken kadın ona yardım etmeye çalışacaktı.

Tabii kimin erkek kimin kadın olduğunun ilk bakışta anlaşılmaması için katılımcılar ayrı bir odada olacak ve testi yapan kişi katılımcıların yüzünü göremeyecekti. Bunun yerine katılımcılar soruları telekslerin öncüsü sayılan bir telli daktilo makinesiyle yanıtlayacaktı (teletip).

 

 

İnsanla bilgisayarın yerini değiştirelim

Turing Testi’nin temel mantığı, insanla bilgisayarın yerini değiştirerek soruları soran kişiyi kandırmak ve bu sorulara akılcı cevaplar veren bilgisayarın bir insan olduğunu düşünmesini sağlamaktı. Kısacası, testi yapan kişinin katılımcılar arasında hangisinin bilgisayar ve hangisinin insan olduğunu anlaması gerekiyordu.

Turing işte bu testin “Bir bilgisayar düşünebilir mi?” gibi sübjektif soruların yerini alacağını söyledi ve makalesinin devamında 2000’li yılların başında bilgisayarların ne kadar zeki olacağı konusunda tahminler yürüttü:

“Günümüzden elli yıl sonra 109 depolama kapasitesine sahip olacak bilgisayarları programlayarak bunları taklit oyununa sokabileceğiz ve bu durumda, ortalama bir sorgulayıcının beş dakikalık sorgunun ardından doğru kimlik tespiti yapma olasılığı yüzde 70’ten yüksek olmayacak. Bilgisayarlar taklit oyununda bunu başaracak kadar iyi olacaklar. Böylece yazının başında sorduğumuz ‘Bilgisayarlar düşünebilir mi?’ sorusu da anlamını yitirecek ve bunu tartışmaya bile gerek kalmayacak.”

 

 

Turing Testi’ni geçmek mümkün mü?

Dikkat ederseniz Turing “Yapay zeka 2000’li yıllarda geliştirilecek” demiyor. Bunun yerine; 2000 yılında geliştirilen bir bilgisayar yazılımının jüri üyelerinin sadece üçte birini beş dakika için kandırabileceğini ve bilgisayarın insan olduğunu düşünmelerini sağlayabileceğini söylüyor. İkisi arasında büyük fark var!

Geçen ay teste giren Eugene Goostman sohbet programı da jüri üyelerinin yalnızca üçte birini insan olduğuna inandırabildi ama bunun için gerçek insanlardan yardım alması gerekti. Yine de Turing Testi’ni geçmek sanıldığından kolay, çünkü Ray Kurzweil ile Mitchell Kapor’un söylediği gibi Alan Turing bu testi “özellikle genel olarak” tasarlamıştı.2

 

 

Yapay zeka Turing Testi’ni nasıl geçebilir?

İnsan zekası sadece bulmaca ve problem çözme yeteneğinden oluşmuyor. İşin içinde sosyal zeka, duygusal zeka, pazarlama zekası, bilim, felsefe, edebiyat, sanat, siyaset, inanç gibi pek çok kriter var.

Google Mühendislik Direktörü ve Gelecekbilimci Ray Kurzweil ile PC sektörünün öncülerinden Mitchell Kapor’un Turing Testi Çok Uzadı İddiası başlıklı makalede söylemek istediği de bu. Bilgisayarlar sosyal zeka ve duygusal zeka gibi insan zekasının farklı alanlarında aşama aşama başarı gösterecekler. Öyle ki bir gün karşımıza her yönüyle insana benzeyen bir yapay zeka çıkacak ve uzun tartışmaların ardından onun düşünen bir bilgisayar olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız.

Turing makalesinde bunu görmüş ve yapay zekayı test etmek için objektif bir yöntem geliştirmekle birlikte, “Yapay zeka’nın özellikleri nedir?” sorusu gibi detayları gelecek kuşaklara bırakmıştı.

 

 

Trajik ölüm

Turing 1954 yılında 42 yaşındayken siyanür zehirlenmesi nedeniyle hayatını kaybetti. Tarihçiler intihar ettiğini söylüyor.

Turing’in zamanında İngiltere’de homoseksüellik yasaktı ve mahkeme bir homoseksüel olan Turing’e iki seçenek vermişti: Ya hapse girecekti ya da durumunu düzeltmek için ilaç alacaktı. Turing bu kararın üstünden 2 yıl geçtikten sonra ölümü seçti.

Ancak, Turing yapay zeka konusunda kendi hayal gücünü bile aşan büyük bir miras bıraktı. Turing Testi ileriki yıllarda geliştirilerek zamanın şartlarına ayak uydurdu, bilgisayar zekasını ölçmek için getirilen yeniliklerle birlikte yapay zekanın objektif ölçümünde yaygın olarak kullanılmaya başladı.

 

 

Eugene GoostmanTuring Testi’nin çeşitleri

Turing Testi’nin çeşitli varyasyonları var. Örneğin jüri üyelerinin sayısı, sohbet süresi ve sınavı geçmek için gereken barem testten teste değişiyor (jüri üyelerinin yüzde kaçının kandırılması gerektiği vb.).

Elbette Turing testleri artık teletip değil de anlık mesajlaşma ve benzeri programlarla yapılıyor. Sorular yazılı soruluyor ve cevaplar yazılı veriliyor. Bazen teste birden fazla bilgisayar katılıyor.

Burada amaç kazanmak değil. Kurzweil Turing Testi’ni geçecek bir bilgisayar geliştirmek için en az 20 yıl olduğunu düşünüyor ve konunun uzmanları da yapay zeka geliştirmenin zor olduğunun farkında. Her ne kadar Eugene Goostman programının yazılımcıları reklam yapmak için ucuz PR taktiklerine başvurarak Turing Testi’ni geçtiklerini iddia etseler de programcıların asıl amacı yapay zeka yazılımlarını insan karşısında test ederek geliştirmektir.

 

 

Yapay zeka çalışmalarında neredeyiz?

Bilgisayarlar akıl, mantık ve strateji gerektiren satranç oyunu gibi alanlarda insanları 17 yıl önce geçti. IBM’in geliştirdiği Deep Blue bilgisayarı kaba işlem gücü ve ham hafızasıyla satranç ustası Kasparov’u 1997 yılında yenmeyi başardı.

Gerçi Kasparov 2. oyunun 37.Be4 hamlesinde Deep Blue’ya insanlar tarafından yardım edildiğini iddia etti. Çünkü mevcut durumda bilgisayarın 37.Qb6 hamlesini yaparak bir piyon kazanmayı planlaması bekleniyordu. Kasparov’un bu beklentisi satranç otoriteleri tarafından onaylandı. Ancak, IBM bu iddiayı ve Kasparov’un yeni maç teklifini reddederek Deep Blue projesini sonlandırdı.

 

 

Ancak IBM satranç konusunda hile yapmış olsa bile, bilgisayarların sezgisel düşünme gerektirmeyen durumlarda insan zekasını aştığı biliniyor. Örneğin uçakların uçuş bilgisayarları ve radar sistemleri gibi alanlarda zayıf yapay zeka yazılımları hızla gelişiyor. Hatta IBM günümüzde sezgisel yeteneğe sahip sosyal medya ve büyük veri analiz programları geliştiriyor.

Tabii bir de Riziko yarışması şampiyonu Watson bilgisayarı var. Yine IBM tarafından tasarlanan Watson, insan beyninden çok daha hızlı çalışan ve insan hafızasının alamayacağı kadar büyük miktarda veriyi süper hızlı işleyen bir süper bilgisayar.

IBM’in satrançta hile yapıp yapmadığını bilemeyiz. Ancak uzmanların Watson’ı satranç karşılaşmaları yerine Riziko yarışması için geliştirmelerine bakılırsa, şirketin insan zekasını hile yapmadan yenebileceği güvenli sulara çekildiği görülebiliyor. 🙂

 

 

Öyleyse yapay zekayı daha geliştirmedik

Bilim adamları yapay zekayı ikiye ayırıyor. Birincisi zayıf yapay zeka. Uçakların otomatik pilotu, Google arama motoru, Twitter trend topic analiz sistemi, PC’nizin Windows işletim sistemi ve video oyunları hep zayıf yapay zeka sınıfına giriyor.

Bir de güçlü yapay zeka var. Bu da her yönüyle insan zekasına benzeyen ve insan zekasından ayırt edilemeyecek olan yapay zeka olarak tanımlanıyor.

İşte bu anlamda yapay zekayı, yani düşünen bilgisayarları henüz geliştiremedik. Çünkü bilgisayarların işlem hızı ve kapasitesi insan beyninin kapasitesini aşsa da bilgisayarlar desen tanıma, değişen durumlara uyum sağlama, çağrışımlı düşünme, sembolik dil kullanma, öğrenme ve yaratıcılık gibi alanlarda insan zekasına yetişemiyor. Oysa Turing Testi bu becerileri de ölçüyor.

 

 

Beşer şaşar

Mass Effect 2 video oyununda Normandiya firkateyninin yapay zekası EDI, uzayda iki gemi savaştığı zaman düşmanından hızlı bir bilgisayar kullanan geminin her zaman kazanacağını söylemiş, insan pilotların ise öngörülemeyen davranışlarda bulunarak çatışmaya rastlantısallık faktörü eklediğini belirtmişti.

Normandiya’nın şakacı pilotu Joker da Üsteğmen Shepard’a, “Gördüğünüz gibi hata yapma lisansımız var komutanım! Bizzat gemi söylüyor!” demişti.

Gerçekten de Turing Testi’ni geçmesi gereken yapay zekanın her yönüyle insana benzemesi gerekiyor. Bütün sorulara süper hızlı ve kusursuz cevaplar veren bir yazılım, gerçekten insan zekasına sahip olsa bile jüri üyelerini insan olduğuna inandıramaz. Sonuçta biz insanlar kusursuz varlıklar değiliz.

 

 

Bu yüzden de yapay zeka adaylarının sorulara insanlar gibi yavaş cevap vermesi, bazen olayları yanlış hatırlaması, klavyede vuruş hatası yapması, olumlu ya da olumsuz duygusal tepkiler vermesi, hatta zaman zaman konuyla ilgisiz şeyler söylemesi gerekiyor.

Yapay zeka açısından ilginç bir durum bu. Güçlü yapay zeka geliştirmeliyiz diyoruz ama aynı zamanda, güçlü yapay zekanın hem insan zekasını taklit etmesini hem de insanlar gibi hata yapmasını istiyoruz. Peki bu nasıl olacak? Bu mümkün mü?

 

 

İnsan bilinci

Turing’in yapay zekayı insan gibi düşünebilen bilgisayarlar geliştiremeyiz diyen kişilere karşı canla başla savunduğunu biliyoruz. Yapay zekanın insan zekasına benzemesi gerektiğini düşünen Turing, aslında insan bilincini kast ediyordu ve makalesinde İngiliz Nörolog Geoffrey Jefferson’dan alıntı yapmıştı:

“Bir bilgisayar rastlantısal sembol akışından yararlanmak yerine insan gibi düşünüp insan gibi hissederek bir sone veya konçerto yazmadıkça o bilgisayarın beyne eşit olduğunu; yani sadece yazmakla kalmayıp aynı zamanda yazdığının farkında olduğunu söyleyemeyiz.”

Gerçekten de insanlar bunu yapabildiği için türümüzü Homo sapiens sapiens olarak adlandırıyoruz; yani farkında olduğunun farkında olan insan. Bu da bize bilincin temel şartının farkındalık olduğunu gösteriyor.

 

 

Düşünüyorum öyleyse varım

Turing Testi’nin bilgisayar zekası için insana benzemek dışında bir kriter getirmediğini ve bu yüzden de testi geçmenin sanılandan kolay olduğunu söylemiştik. Her ne kadar biz bunu başarana kadar en az 20 yıl geçecek olsa da Turing Testi’ni geçmek aslında sanılandan çok daha kolay. Aynı sebeple, testi geçen bilgisayarın gerçekten insan gibi düşündüğünü anlamak da imkansız!

Ne demek istediğimizi açıklamak için 17. yüzyılın ünlü filozofu Descartes’tın sözlerinden yararlanabiliriz: Descartes ilginç bir filozof. Saraydaki dev çini sobalarının içine girerek karanlıkta inzivaya çekiliyor ve meditasyon yaparak felsefenin derinliklerine ulaşmaya çalışıyor.

Belki de bu seanslarından birinde ilham perilerinden esinlenen Descartes, bir gün ”Düşünüyorum öyleyse varım” dedi.

 

 

Descartes ve bilgisayarlar

Nörolog Jefferson’a göre dışarıdan bakıldığında insan gibi düşünen, ama aslında düşündüğünün farkında bile olmayan sıradan bir bilgisayar geliştirmek mümkün. Böyle bir bilgisayara baksaydık, gerçekte düşünemeyen fakat insan düşüncesini kusursuz şekilde taklit eden bir bilgisayarla karşı karşıya olduğumuzu anlamayacaktık. Aptal bir bilgisayar olsa da onu akıllı bir insan sanacaktık.

Ancak Jefferson bir adım daha ileri gidiyor ve “Ya bilgisayar da kendini kandırıyorsa?” diye soruyor. Öyle ya, bilgisayar da insan gibi düşündüğüne inanıyor olabilir ama sadece öyle olduğunu sanan karmaşık bir makinedir. Peki ya aynı şey insanlar için de geçerli ise? Ya biz de sadece düşündüğünü sanan birer organik robotsak? Asıl biz düşündüğümüzü sanarak kendimizi kandırıyorsak ne olacak?

Oysa düşünüyoruz ve bu zor soruları soruyoruz. İçinde yaşadığımız dünya bir simülasyon olsa bile, bizler basit birer robot olsak bile bu soruları soruyoruz. Descartes’ın dediği gibi “Cogito ergo sum”; yani düşünüyorum öyleyse varım.

 

 

Descartes ve Turing

Jefferson’a göre bir bilgisayar var olduğunun farkında olduğunu söylese bile bu nihayet programcıların yazdığı yazılım kodlarından ve elektromekanik parçalardan oluşan cansız bir makinedir.

Turing bu düşünceyi daha da ileri götürerek insanlara uyguluyor: “Bu görüşü en aşırı uca götürürsek, kişinin bir bilgisayarın düşündüğünden emin olabilmesinin tek yolu o makinenin kendisi olması ve kendisinin ne düşündüğünün farkında olmasıdır. Keza bu görüşe göre, bir insanın düşündüğünü bilmesinin tek yolu da o insanın bizzat kendisi olmasıdır.”

 

 

Makinedeki hortlak

Bu son argümanı da dile getirdiğimize göre, artık Turing Testi’nin özüne inebiliriz: Nasıl ki yanımızdaki kişinin gerçekten düşünen bir insan olduğundan yüzde yüz emin olamıyorsak, yapay zeka sahibi bir bilgisayarın da gerçekten insan gibi düşündüğünden emin olamayız (Turing Testi’nin sadece insan zekasını taklit etme becerisini ölçtüğünü ve ancak bu sınırlama sayesinde objektif ölçümler yapabildiğini unutmayalım).

İnsan bilinci tam da bu noktada devreye giriyor ve felsefede “makinedeki hortlak” olarak tanımlanan bu soruna bir çözüm getiriyor: İngiliz filozof Alfred North Whitehead’in söylediği gibi “Bütün parçalar toplamından fazladır”.

Biz insanlar insan olduğunu sanan Matrix simülasyonları olsak bile, en azından düşündüğümüzü biliyoruz. Kısacası farkında olduğumuzun farkındayız. İnsan bilinci bize bunu, yani farkındalık yeteneğini kazandırıyor.

 

 

Bu sebeple uzaylıların test amacıyla yarattığı birer oyun karakteri olsak dahi kendi varlığımızdan şüphe etmemize gerek yok.

Bu noktayı daha iyi açıklamak için matematikçi ve fizikçi Roger Penrose’un yapay zeka hakkındaki görüşlerine de kısaca değinmemiz gerekiyor: Penrose yapay zeka terimini kullanmayı bile saçma buluyor ve diyor ki “İnsan gibi düşünebilen zeka Yapay Zeka değil, insan zekasıdır.”

Bu durumda düşünen robotlar terimini kullanmanın bir anlamı yok. Düşünüyorum öyleyse varım önermesinden yola çıktığımızda bütün düşünen robotların insan olması gerektiği sonucuna varıyoruz. Robotların et ve kemik yerine metalden yapılmasının önemi bulunmuyor.

 

 

Dijital avatarlar

Elbette argümanımızı bu çizgide sürdürürsek, tümüyle insan zekasına sahip olan bir robotun yemek yeme, ihtiyacını giderme, üreme gibi ihtiyaçları olacağını da kabul etmemiz gerekiyor. Ancak 2045 yılında beynini bilgisayara yükleyerek ölümsüz olmak isteyen bir Rus işadamı var ve bir gün bu teknoloji geliştiğinde insan olmanın tanımı da değişecek.

Üreme ve yemek gibi insani ihtiyaçlar duymayan bir insanın ne kadar insan olacağı sorusu şimdilik havada kalıyor. Ancak, insanların istedikleri zaman zihnini fiziksel vücutlardaki beyinlere kopyalayabileceğini veya sanal dünyada insan vücuduna benzeyen bir avatarla dolaşabileceğini düşünürsek, “insan gibi acıkmayan bir robot asla insan olamaz” önermesinin anlamını yitirmeye başlayacağını görebiliyoruz.

Öte yandan, Roger Penrose yine başka bir yazının konusu olan “kuantum bilinç” kavramına inanıyor ve özetle insan zekasının bilgisayarlarla taklit edilemeyecek olan benzersiz kuantum özelliklerine sahip olduğunu, bu nedenle de bilgisayarların asla insan gibi düşünemeyeceğini söylüyor.

 

 

Ray Kurzweil ve çatı kavram olarak insan bilinci

Teknolojik tekillik akımının öncülerinden bilgisayar bilimci Ray Kurzweil tabii ki Penrose’a katılmıyor ve insan zekası ile hayvan zekası arasındaki farkın sadece derece, nicelik ve kapasite farkı olduğunu öne sürüyor. Kurzweil’a göre nitelikler niceliklerden çıkıyor.

İnsan bilincinin bir çatı kavram olduğunu düşünen Kurzweil, Tekillik Yakındır kitabında “Yeterince hızlı ve gelişmiş olan bütün bilgisayarlar bir gün insan zekasına sahip olacak, hatta insan zekasını aşacaktır” diyor.

Kurzweil bu bağlamda makinedeki hortlak problemini de anlamsız buluyor. Karmaşık bütün sistemlerde insan düzeyindeki zekanın otomatik olarak ortaya çıkacağını savunuyor. Ancak bu zekanın insan zekası olacağını öne sürmüyor. Robot zekası, bilgisayar zekası veya uzaylıların zekası insan zekasından ileri ya da en azından farklı olacaktır.

 

 

Bu noktada Kurzweil’ın yanlış anlaşıldığı bir konuya da açıklık getirmek gerekiyor: Kurzweil insanların kendini akıllı sanan aptal birer robot olduğunu düşünmüyor. Jefferson’ın dediği gibi “bilinçli bilgisayarlar sonuçta çarklar ve devrelerden oluşan basit birer sistemdir” görüşüne de katılmıyor.

Kurzweil, “Yeterince gelişmiş zekaya sahip olan bütün canlıların bir ölçüde bilinci vardır” derken (ister köpek ister robot bakıcı olsun), Whitehead’in “bütün parçalar toplamından fazladır” görüşünden hareket ediyor.

Üstelik insan zekasının kedi, köpek veya maymun zekasından sadece derece farkıyla ayrılıyor olması insan zekasının nasıl ortaya çıktığı sorusunu da yanıtlıyor: aşama aşama. İnsan zekası Penrose’un dediği kendine has benzersiz özelliklere sahip olsaydı, modern insan zihninin 4,5 milyon yıllık evrim sürecinde atalarından nasıl farklılaştığını açıklamak imkansız olacaktı.

 

 

Özgür irade ve bilinç

Bilincin temel ölçüsünün farkındalık olduğunu söyledik. İnsan gibi düşünebilen bilgisayarların da kendi varlığının farkında olması gerektiğini belirttik. Öyleyse farkındalığın temel şartı nedir?

Farkındalığın temeli irade sahibi olmaktır. Bunu insan zekasına sahip olmasa da gözümüz gibi baktığımız kedilerde görebiliriz. Kediler sadece canı istediği zaman kendini sevdiren hayvanlar.

İstemek ile irade etmek arasındaki doğrudan ilişkiyi düşündüğümüzde, kedilerin insan düzeyinde olmasa da bilinçli hayvanlar olduğunu görebiliyoruz.

 

 

Uygarlık kuran tek canlı türü

Kedilerden yola çıkarak basit bir örnek verdik ama mesele bu kadar basit değil. Örneğin insan türünün bilinç düzeyinin kedilerden üstün olduğunu biliyoruz. Kediler bir dünya uygarlığı kurmadılar ve sembolik matematik dilini kullanmıyorlar. Ancak insanlar bunu yapabiliyor.

Özetle kendi varlığımızın farkında olmamız, aynı zamanda bir şeyi istemek veya istememek gibi karar verme özgürlüğümüz olduğunu varsaymayı da gerektiriyor ve buna özgür irade diyoruz (kendinin farkında olmak, ihtiyaç ve isteklerinin de farkında olmayı ve bunları karşılamak için bilinçli eylemler irade etmeyi gerektiriyor).

Özgür irademiz yoksa, bilinçli olduğumuzu ve insan gibi düşünebildiğimizi de söyleyemeyiz. İrademiz yoksa kendimiz hakkında olumlu veya olumsuz bir fikir sahibi olmamız da mümkün değildir. Özgür irade sahibi değilsek, sonuçta öz farkındalığa sahip olduğumuza göre, başkaları tarafından programlanmış bir sanal karakter olduğumuzu düşünmek zorunda kalırız. Yapay zeka önce insan bilincini taklit edeceğine göre, insan bilincinin ön koşulu olan özgür irade meselesine daha yakından bakalım.

 

 

Özgür irade bir yanılsama mı?

Özgür irademiz varsa bunu kuantum fiziğine borçluyuz. Klasik fizikte bir bilardo topunun şu andaki konumunu ve hızını tam olarak bilirsek, o topun sonsuz geçmiş ve sonsuz gelecekte ne yapacağını da kesin olarak bilebiliyoruz. Klasik fizik bize bu imkanı veriyor.

Oysa insanoğlunun her şeyi kesin olarak bilmesine izin vermek açısından çekici bir durum olsa da klasik fizik aslında özgür iradeyi elimizden alıyor! Çünkü bu durumda günümüz tümüyle geçmiş tarafından belirleniyor ve tesadüfe yer kalmıyor. Biz de geçmişteki fiziksel olayların otomatik bir sonucu olarak ortaya çıkıyoruz.

Özgür irade yoksa seçim özgürlüğümüz olmuyor, kendi kararlarımızı veremiyoruz ve bu yüzden işlediğimiz suçlar veya yaptığımız iyiliklerle ilgili hiçbir ahlaki sorumluluğumuz bulunmuyor. Gerçek dünyada bu söz konusu değil. Bu yüzden de özgür irade yoktur diye kestirip atmak da kolay değil.

 

 

Özgür irade ve kuantum fiziği

Oysa kuantum fiziği bize bu imkanı tanıyor. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre bir parçacığın konumunu ve hızını aynı anda kesin olarak bilmemiz imkansız. Hatta parçacığın bilinci olsaydı, o parçacık da bir saniye sonra tam olarak ne yapacağını bilemeyecekti. Kuantum fiziğine göre tesadüfler içinde yaşadığımız Evren’in temel özelliğidir.

Rastlantısallık insan sağlığı için çok yararlı. 🙂 Kuantum fiziğindeki rastlantısallık, geçmişteki olayların biz insanları tümüyle etkilemesini ve içinde bulunduğumuz durumu tümüyle belirlemesini engelliyor. Böylece biz de geçmişteki olayların otomatik bir sonucu olmaktan kurtuluyoruz.

Demek ki en azından bu açıdan fiziğin özgür iradeye bir çıkış noktası sağladığını söyleyebiliriz. Ancak işimiz bitmedi. Özgür iradeyi savunmak ve iradenin bir illüzyon olmadığını göstermek için nice badireler atlatmamız lazım!

 

 

Kuantum fiziği deterministik bir teori midir?

Teorik fizikçi Briane Green kuantum fiziğinin deterministik bir teori olduğunu söylüyor. Evet, kuantum fiziği kesinliklerden değil, sadece olasılıklardan söz ediyor. Bir elektronun bir saniye sonra yüzde 70 olasılıkla sağ taraftan ve yüzde 30 olasılıkla sol taraftan geçeceğini söylemek gibi.

Ancak, bu bir olasılık hesaplaması olsa da kuantum fiziği en azından olasılıkları kesin olarak belirliyor. Örneğin elektronunun yüzde 70 olasılıkla sağdan geçeceğini KESİN olarak biliyoruz. Brian Greene bu noktadan yola çıkarak kuantum fiziğinin deterministik olduğu ve bu nedenle de özgür iradenin bir yanılsama olduğu sonucuna varıyor.

Greene, determinist bir sistemde özgür iradenin yeri olamaz diyor. Doğrusu Green’in kaygılarını anlıyorum. Çünkü determinist olmayan bir fizik düşünemiyorum. Bilimin işe yaraması için öngörülerde bulunması ve özünde determinist olması gerekiyor.

 

giegMelez fizik

Bununla birlikte kuantum fiziğinin tümüyle determinist olduğu varsayımına katılmıyorum. Filozof ve fizikçi David Albert ile fizikçi Sheldon Goldstein çizgisinden devam ederek kuantum fiziğinin kısmen determinist, kısmen rastlantısal bir fizik olduğunu düşünüyorum. Kuantum fiziğinde özgür iradeye yer olduğunu düşünmemin sebebi de bu ve Twitter’da yaptığımız kısa bir sohbette Brian Green’e bu konuda sorular sorma imkanı buldum.

Kişisel olarak bu noktada kavramsal bir hata yapıldığını ve ham nedensellik ile enformasyona dayalı nedenselliği birbirine karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Örneğin kuantum fiziğinde elektronun geleceğiyle ilgili olasılıkları kesin olarak bilmemiz, o elektronun geleceğini kesin olarak belirleyebileceğimiz anlamına gelmiyor. Bir elektronun geleceğini bir yere kadar tahmin edebiliriz, hatta geleceğini kısmen etkileyebiliriz fakat o elektronun geleceğini asla belirleyemeyiz.

Her ne kadar Erwin Schrödinger’in dalga denklemi determinist olsa da Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi kuantum fiziğinin kısmen indeterminist olmasını sağlıyor. Bu noktayı Tweeter’da Brian Greene’e sordum. Green de Belirsizlik İlkesi’nin özgür irade için fizikte olası bir yasal boşluk (possible loophole) oluşturduğunu söyledi.

 

 

Öyleyse özgür irade var mı?

Özgür irade birkaç basit argümanla geçiştirilebilecek bir sorunsal değil ve bu konuya gerek kozmoloji yazıları gerekse felsefe yazılarıyla geri döneceğim. Ancak özgür iradeyi “Yapay zeka geliştirmek mümkün mü?” sorusuna bağlamadan önce, özgür iradenin bir yanılsama olduğunu düşünen bilim adamlarının görüşlerine de kısaca değinmek istiyorum.

Bazı fizikçiler Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi nedeniyle insanların geleceği asla istediği gibi etkileyemeyeceğini ve bu yüzden de özgür irade diye bir şeyin olmadığını düşünüyor. Bu argümana iki şekilde itiraz edebiliriz: Birincisi Belirsizlik İlkesi gözle görebileceğimiz makroskobik ölçeklerde etkili olmuyor. Elbette bu da bizi kısır döngüye sokarak “Makroskobik dünya determinist ise özgür irade nasıl mümkün oluyor?” sorusuna geri götürüyor.

 

Oysa bir çıkış noktası var: Özgür irade kısmen seçim özgürlüğü olan, geleceği kısmen öngörebilen ve geleceği kısmen etkileyebilen irade demek.

Bu tanım öncelikle sağduyumuzla uyumlu:Doğduğumuz günü ve biyolojik anne-babamızı değiştiremeyiz veya sırf istediğimiz için bir günde 10 milyon dolar kazanamayız. Ancak kazandığımız üniversiteye gitmeyerek gelecek yıl daha iyi bir bölüm kazanmak için sınava yeniden girebiliriz. Bazı tercihler bize ait.

Belirsizlik İlkesi’ne gelince, aslında bu noktada Greene’in söylediği gibi bir yasal boşluk var. Kuantum fiziğinde en azından olasılıkları kesin olarak belirleyebiliyoruz. Evren’de yüzde 100 belirsizlik olmadığı için, Belirsizlik İlkesi’nin özgür iradeye izin vermediğini söylemek aşırıya kaçmak olur.

 

 

Atom dünyasını gözle görülür dünyaya bağlamak

Öyleyse özgür iradeyi temellendirmek için mikroskobik dünyayı makroskobik dünyaya nasıl bağlayabiliriz? Bu noktada Penrose ve Stuart Hameroff’un görüşleri işimize yarayabilir.

İki bilim adamı kuantum bilinç konseptini savunuyorlar. Bu yazıda kuantum bilinç varsayımının detaylara girmeye gerek yok ve kuantum bilinç konseptini ben de kabul etmiyor, kendimi Kurzweil’in görüşlerine daha yakın buluyorum.

 

Ancak, anestezi biliminin en büyük uzmanlarından biri olan Hameroff’un önemli bir noktaya parmak bastığını düşünüyorum: Hameroff bilincin insan beyninde Kurzweil’in dediği gibi bir çatı kavram olarak ortaya çıktığı görüşüne katılmıyor. Bunun yerine, bilincin tek tek nöronlarda hatta nöronlarını birbirine bağlayan sinaps, akson ve dendritlerde ortaya çıktığına ve bunlar arasındaki karşılıklı etkileşimle şekillendiğine inanıyor.

Bir an Hameroff’un bilinci hiç değilse kısmen etkileyen kuantum süreçleri bulunduğu konusunda haklı olduğunu düşünelim. Bunu Kurzweil’in desen tanıma modeline ve çatı bilinç kavramına nasıl bağlarız (emergent concept)?

 

 

Kuantum bilinç

Nöroloji alanında yapılan son araştırmalar, beyin hücrelerini (nöronları) birbirine bağlayan sinir ağlarının da insan bilincine katkı yaptığını gösterdi.

Örneğin beyindeki sinir ağının bir parçası olan dendritler hem fiber optik internet kablosu gibi çalışarak veri aktarımı yapıyor hem de bilgisayar işlemcisi gibi çalışarak veri işliyor.4

Eskiden sadece nöronların bilgi işlem yaptığını sanıyorduk. Artık nöronları birbirine bağlayan sinir ağının da bu sürece katıldığını öğrendik. Bunun insan bilinci ve özgür irade açısından önemli sonuçları var:

 

 

Dendritlerle nöronlar Kurzweil’in desen tanıma birimlerinden çok daha küçük birimler. Elbette makroskobik desen tanıma birimleri kuantum dünyasına ve rastlantısallığa tabi değil; ama nöronların ve dendritlerin içindeki mikrotüpçükler Belirsizlik İlkesi’nin geçerli olacağı kadar küçük yapılar.

Bu da insan bilincinin tek tek nöronlarda ortaya çıktığını kabul etmesek bile, beyindeki bilgi işlem süreçlerinin kuantum tesadüflerinin etkili olduğu ölçeklerde gerçekleşebildiğini gösteriyor.

Ayrıca insan bilincinin Kurzweil’in söylediği üzere sadece makroskobik desen tanıma birimlerinin karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıktığını kabul etsek dahi; bu birimleri oluşturan nöronlarda, her birimdeki nöronları birbirine bağlayan sinir ağlarında ve 100 nöronluk farklı desen tanıma birimlerini bağlayan sinir ağlarında kuantum rastlantısallığının etkili olabileceği sonucuna varıyoruz.

 

 

İnsan bilinci ve nörobiyoloji

Bu da aldığımız her kararda, yaptığımız her seçimde rastlantısallığın ufak bir etkisi olduğuna işaret ediyor.

Örneğin uzaktan gelen bir kişiyi yanlışlıkla kuzenimize benzettiğimiz zaman, bu hatanın bir sebebi de nöron ve dendrit düzeyindeki rastlantısal kuantum salınımları olabilir. Özetle Freud’la birlikte tanıdığımız bilinçaltı olgusu mikroskobik dünyayı makroskobik dünyaya bağlıyor ve nasıl bağlıyor dersek:

Nöroloji alanında yapılan son deneylerin, özellikle de fMR cihazıyla yapılan kafatası taramalarının sonuçlarına bakarak bilinçaltının karar almamızda belirleyici olduğunu tespit ettik. Max Planck İnsan Bilişsel Bilimler ve Beyin Bilimleri Enstitüsü’nde 2008 yılında yapılan deneyler5, beynimizin bir şey yapmak istediğimiz zaman bizden 2 ila 7 saniye önce buna karar verdiğini, ancak bizim aldığımız bu kararı sonradan “fark ettiğimizi” ortaya koydu.

 

 

Kuantum fiziğindeki Belirsizlik İlkesi olmasaydı bu durumda işimiz zordu.

Örneğin bu deneyden yola çıkarak, bilinçli verildiği düşünülen bütün kararların aslında bilinçaltımıza ait olduğu sonucuna varabilirdik. Bu da bizi özgür iradenin bir yanılsama olduğu sonucuna götürürdü.

Oysa Hameroff’un kuantum bilinç konseptini tam olarak kabul etmesek bile bu yaklaşımı bilgisayar işlemcisi görevini üstlenen dendritler, desen tanıma birimleri ve bilinçaltıyla birleştirebiliriz. Böylece özgür iradeye olanak tanıyan fiziksel ve nörolojik altyapıyı kurgulamış oluruz. Haklı olup olmadığımızı yeni deneyler ve zaman gösterecek (biraz daha detaylı bir açıklama için farenin imlecini alttaki resmin üzerine getirebilirsiniz).

 

 

Turing Testi, yapay zeka ve Özgür İrade

Toparlayacak olursak, Turing Testi’nde jüri üyelerinin üçte birini veya yarısını insan olduğuna ikna eden bir programın aslında gerçek yapay zeka olduğunu kanıtlamadığını görebiliyoruz. Bu yüzdeli sonuçlar yalnızca bilgisayarların güçlü yapay zeka hedefine gittikçe yaklaştığını gösteriyor.

Sonuç olarak Turing Testi’ni laboratuar ortamında yapmak yanlış olacaktır. Bilgisayarların benzemeye çalıştığı biz insanlar sadece çalıştığımız işyerinden, ofis ortamından ve kariyerimizden ibaret değiliz. Tatile çıkıyoruz, akşam eğlenmeye gidiyoruz, eşlerimiz, ailemiz, sevdiklerimiz ve karmaşık bir iç dünyamız var.

Marifet jüri üyelerini insan olduğuna ikna etmek değil. Marifet sokaktaki simitçiyi veya kız arkadaşını insan olduğuna inandırmak, daha doğrusu bir robotu insan olarak kabullenmelerini sağlamak. Ancak o zaman Her filmindeki Samantha karakteri gibi gerçekten düşünen bir bilgisayar yarattığımızı söyleyebiliriz. 🙂

 

 

Stuart Hameroff: “Bilinç bilgi işlemden ibaret değildir.”

 

 

 

 

Nöroloji ve özgür irade: Beynimizin bizden habersiz aldığı kararları sonradan fark ediyoruz.

 

 

 

1http://www.loebner.net/Prizef/TuringArticle.html
2http://longbets.org/1/
3IBM’s Watson software beat two human champions at Jeopardy in 2011.
4Dendritic spikes enhance stimulus selectivity in cortical neurons in vivo: Spencer L. Smith, Ikuko T. Smith, Tiago Branco & Michael Häusser. Nature 503, 115–120 (07 November 2013) doi:10.1038/nature12600
5Chun Siong Soon, Marcel Brass, Hans-Jochen Heinze & John-Dylan Haynes, “Unconscious Determinants of Free Decisions in the Human Brain.” Nature Neuroscience, April 13th, 2008.

 

6 Comments

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*