Evren Boşluktan Nasıl Oluştu? >> Evrenin genişlemesi, sanal parçacıklar ve bilimle felsefenin sınırları -3

Bugün elimizde evrenin nasıl meydana geldiğini açıklayan iki kozmoloji teorisi var. Biri Büyük Patlama ve Şişme Teorisi, diğeri ise Zar Teorisi (Brane Theory veya kısaca M Teorisi). Her iki teori de gözlemlerimiz ve deneylerimizle mükemmel şekilde uyuşuyor. Ancak, bunlar birbirinden tümüyle farklı teoriler.

Bir benzetme yapacak olursak, bir teoriye göre evren şekerden yapıldıysa, diğer teoriye göre evren pamuktan yapılmıştır ama iki teorinin ortak bir noktası var: O da boşluktan evrenin nasıl ortaya çıktığı…

İşe önce evrenin nasıl genişlediğini açıklamakla başlayalım. Daha sonra boşlukla “yokluk” arasındaki farkı anlatarak bilimle felsefenin sınırlarını tartışacağız (Yazı dizisinin 1. Bölümü ve 2. Bölümü için linkleri tıklayabilirsiniz).

 

Evren hızla genişliyor, hatta genişleme hızı katlanarak artıyor

Evren genişliyor derken galaksiler birbirinden uzaklaşıyor demiyorum. Bu da var ama evrenin genişlemesinin asıl sebebi, uzay boşluğunun kendisinin genişlemesi. Buna günlük hayattan bir örnek verebiliriz.

Çocuğunuzun doğum günü için aldığınız bir balonu düşünün… Bu balonu şişirmeden önce, balonun üstüne tükenmez kalemle iki nokta çiziyorsunuz. Bu noktalar birbirine çok yakın olsun. Sonra balonu şişiriyorsunuz.

Balon şiştiğinde, iki noktanın, balonun genişleyen yüzeyinde birbirinden uzaklaşmış olduğunu göreceksiniz. Bu noktalar hareket ettikleri için birbirinden uzaklaşmadılar, balon şiştiği için uzaklaştılar. Uzay da işte böyle şişiyor, şiştikçe genişliyor ve galaksiler gittikçe birbirinden uzaklaşıyor. Üstelik evrenimizin genişleme hızı katlanarak artıyor. Bu ne anlama geliyor?

 

Genişleyen evrenEvrenin yalnızlıktan ölümü

Zamanla, 15-100 milyar yıl sonra galaksiler birbirinden kopacak. Ardından galaksiler dağılacak ve yıldız sistemleri uzaya savrulacak.

Bu sırada evrenin genişlemesi hızlanmaya devam edecek. Yıldızlar gezegenlerden kopacak. Atomların arasındaki uzay bile genişlediği için, Güneş ve Dünya bir gün parçalanacak, gezegenimizi meydana getiren moleküller birbirinden kopacak. Ardından atomlar ve atomaltı parçacıklar parçalanacak.

 

Her şey yok olacak…

 

Her şey yok olduğu için uzayda ne enerji ne de madde bulunacak. Uzay mutlak sıfırdan daha soğuk olacak…

 

Uzaydaki enerji sıfırın altına düştüğü için boşluk tekrar ısınmaya başlayacak. Bilim adamlarının boşluğu boşluktan yaratan enerji dedikleri bu “sıfır noktası enerjisi”, uzayı yeniden ısıtarak yeni bir evrenin doğumuna yol açacak. Ancak bu evren eski evrenin küllerinden değil, boşluktan doğacak. Eski evren yok olduğunda, geriye külleri bile kalmayacak…

Evrenin eski bir evrenin küllerinden değil de boşluktan doğmasının sebebi, boşluğun gerçek parçacıklardan değil, sanal parçacıklardan oluşmasıdır. Bunu sanal parçacık başlığı altında ayrıca anlatıyorum ama…

 

…Bir nefes alın ve düşünün:

 

Evrenin boşluktan doğması sizce ne anlama geliyor? Bazı bilim adamları, “Bu, evrenin yoktan var olması anlamına gelir” diyor. Ancak evrenin boşluktan var olması, gerçekten yoktan var olması mı demek? Yoksa boşluk ile yokluk arasında bir fark var mı?

 

Boşluk nedir, yokluk nedir?

Bu soru felsefesinin sorusu, bilimin değil ve çok basit bir nedenden dolayı böyle… Bilim, deneysel verilere dayanıyor. Deneylerle gösteremediğimiz şeyleri bilimsel gerçek olarak kabul etmiyoruz.

Öte yandan, evrende sonsuz sıcaklığa ve sonsuz soğukluğa erişemediğimizi biliyoruz. Bunun için evrenin yok olması ve yeni bir evrenin oluşması gerekirdi. Atomları mutlak sıfırın altında soğuttuğumuzda, atomlar daha fazla soğumak yerine ısınmaya başlıyor. Her ne kadar yazımızın ilk bölümünde sözü geçen çember şekilli termometremiz sonsuz sıcaklık değerlerini gösterse bile, gerçek hayatta biz sonsuz enerji üretemiyoruz.

 

Öyleyse evrenin doğum ve ölüm anı, hem enerji düzeyi açısından hem de geçmişe ve geleceğe seyahat edemeyeceğimiz için deneylerimizin VE bilimin dışında kalıyor.

 

Bilimin dışında kalan bu alana felsefede metafizik diyoruz. Metafizik bilimin ötesindeki sihirli bir masal diyarı değildir. Felsefe bilimin altında yatan kavramların temel çerçevesidir. Boşluk ve yokluk arasındaki farkın ne olduğunu sadece felsefede sorabiliriz…

Ama bu fark, evrenin doğumunu açıklayan fizik teorilerinin doğru yorumlanmasının ön şartını oluşturuyor.

İşte bu yüzden “Fizikte bilgi felsefesine yer yoktur, felsefe safsatadan ibarettir” diye düşünen bazı bilim adamları, hem termodinamik yasasında hem kozmolojide, yani evrenin nasıl meydana geldiği konusunda yanlış sonuçlar üretiyor.

 

Oysa termodinamik yasaları, neden Benjamin Button gibi yaşlı doğup zamanla gençleşmediğimizi, neden zamanın evrende ileri doğru aktığını gösteriyor!

 

Bugün Einstein’ın kütleçekimi açıklayan Görelilik Teorisi ile elektromanyetizma, nükleer güç ve nükleer radyasyonu açıklayan kuantum fiziği birbiriyle uyuşmuyor. Elimizde bir kuantum kütleçekim kuramı yok.

Bu teorilerin eksik yanları olduğunu ise bize termodinamik yasası gösteriyor. Termodinamik yasası zamanın ileri aktığını bilimsel olarak açıklıyor ama Görelilik Teorisi ve Kuantum Fiziği, zaman ileri de aksa geri de aksa hiçbir hata vermeden işlemeye devam ederdi. Öyleyse bize bir kuantum kütleçekim kuramı lazım. Bu kuramı oluşturmak için de Görelilik Teorisi ve Kuantum Fiziğini kapsayan yeni bir fizik teorisi gerekiyor.

 

Boşluk ile yokluk arasındaki farkı felsefede kavramsal olarak ayıramazsak, termodinamik yasasını yanlış yorumlayacağız ve bilimsel deneylerden yanlış sonuçlar çıkaracağız:

Atomların mutlak sıfırın altında soğutulduktan sonra tekrar ısınmasıyla boşluktan enerji üretmenin tam olarak ne anlama geldiğini termodinamik yasaları olmadan yorumlayamayız. Evren yoktan var oldu demek ile evren boşluktan var oldu demek arasındaki fark bu yüzden önemli.

Çünkü evren yoktan var oldu demek, yoktan enerji üretmek anlamına geliyor. Bu da termodinamik yasasına, enerjinin korunumu yasasına aykırı olduğu için sorun çıkarıyor. Öte yandan boşluğun da “boş olduğunu” ve içinde tek bir gerçek parçacık bile barındırmadığını biliyoruz. Ancak, boşluktan enerji üretmek, yoktan enerji üretmek anlamına gelmediği için termodinamik yasasını ihlal etmemiş oluyoruz.

 

Felsefe ile bilimin buluştuğu noktadayız

Dikkat ederseniz, boşlukla yokluk arasında bir fark olması gerektiğini bilimsel deneylerle açığa çıkarmadık. Ancak, evrendeki mevcut deneylerimiz ve gözlemlerimizle uyuştuğu için doğru olduğunu kanıtladığımız fizik teorilerinin gerçekten doğru olabilmesi için, boşlukla yokluk arasında bir fark olduğunu baştan kabul etmemiz gerektiğini anladık. Bu fiziksel bir kabul değildir, bu metafizik bir kabuldür, kavramsal bir kabuldür.

Şimdi bilime geri dönelim ve kuantum fiziğinde boşluğun ne demek olduğunu anlatalım…

 

Sonsuz soğuk boşlukta sanal parçacık çorbası

Evrenin nasıl meydana geldiğini ve iki farklı kozmoloji teorisini bir gün ayrıca anlatmayı planlıyorum ama şimdilik sadece birkaç temel noktaya değineceğim.

Mutlak sıfırdan daha soğuk olan ve eski bir evrenin ölümünden sonra ortaya çıkan boşluğun sahip olduğu negatif enerji, boşluktaki sıcaklığı artırdığı için yeni evrenler oluşmasına neden oluyor dedik.

Bu sonsuz enerjinin bir kısmı evreni oluşturuyor, geri kalanı ise boşlukta kalıyor. Ancak, sonsuzdan enerji çıkarmak sonsuzluğu ortadan kaldırmadığı için; boşluktan bir evrenin meydana gelmesi, boşluğa enerji eklemek veya boşluktan enerji üretmek, boşluğun toplamda sonsuz olan enerji düzeyini değiştirmiyor. Bunun sebebi ise boşluğun gerçek parçacıklardan değil, sanal parçacıklardan oluşması.

Bu durumda evrenimiz sonsuz değildir ama fizik teorilerine göre boşluk sonsuz olabilir (bilim adamları bu konuda deney yapamadıkları için fikir beyan etmiyorlar. Ancak bazıları, deney yapamadıkları halde, “boşluk demek yokluk demektir” gibi özünde metafizik olan bir görüşü bilimsel gerçek gibi sunmaya pek meraklılar).

 

Her halükarda, sonsuz boşluktaki sonsuz sıcaklığın sağladığı sonsuz enerji sebebiyle, boşlukta sonsuz sayıda sanal parçacık oluşuyor.

Burada açıklamaya gerek olmayan bir fizik kuralı nedeniyle, sanal parçacıklar boşlukta anti parçacık ikizleriyle birlikte meydana geliyor. Bu parçacıkların sanal olmasının sebebi ise anti parçacıklarla hemen çarpışarak yok olmaları. Gerçekten var olmaya fırsat bulamadan, hemen yok oldukları için bunlara sanal parçacık diyoruz.

 

Madde ve anti madde bir araya geldiğinde birbirini tümüyle yok eder ve maddenin tamamı, yüzde 100’ü enerjiye dönüşür. Evrende yüzde 100 enerjiye dönüşen tek mekanizma budur ama termodinamik yasası yüzünden bizim bu enerjinin tamamını işe dönüştürmemiz imkansızdır.

 

Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi ve sanal parçacıklar

Kuantum fiziğindeki Heisenberg’in Belirsizlik İlkesine göre bir atomaltı parçacığın, örneğin protonun veya elektronun hızını ve konumunu aynı anda “kesin olarak”, yüzde 100 bilemeyiz. Bir parçacığın konumunu tam olarak biliyorsak hızını bilemeyiz, hızını biliyorsak konumunu bilemeyiz.

Dairesel termometre örneğimize geri dönecek olursak; bir evren yok olduğunda boşluk mutlak sıfırın altında soğumakta ve bu da aynı zamanda sonsuz sıcaklığa karşılık gelmektedir. Sonsuz sıcaklık ise, çok kabaca bir ifade ile parçacıkların sonsuz hızda yol alması olarak tanımlanabilir.

 

 

Bu tespit bizi doğrudan sanal parçacıklara getiriyor: Boşlukta parçacıkların hızının sonsuz olduğunu bilmemiz, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi uyarınca, sanal parçacıkların konumu hakkında hiçbir şey bilmediğimiz anlamına geliyor.

Sonsuz sıcaklık belirli bir sayı değildir ama sıcaklığın sonsuza kadar arttığını fizik teorilerinin öngörüleri sayesinde “bir sonsuzluk söz konusu olduğunu” kesin olarak bilebiliriz. Bu durumda, evren öncesi boşlukta sonsuz enerji ile yaratılan parçacıklar, sonsuz hızda gittikleri için, sonsuz boşluğun bütün noktalarında aynı anda bulunabilir.

Heisenberg’in Belirsiz İlkesine göre, sonsuz hızda giden bir parçacığın konumunu bilmediğimiz için, bu parçacığın uzayın her yerinde aynı anda bulunması gerektiğini fark ederiz. Öyleyse elimizde kuantum fiziğiyle ilgili iki yorum var.

 

Ya konumları hakkında hiçbir fikrimiz olmadığı için, sanal parçacıklar sonsuz boşluğun herhangi bir yerinde aniden ve rastlantısal olarak ortaya çıkabilir diyeceğiz (belirsizlik ilkesi)…

 

…ya da sonsuz boşluktaki sonsuz sayıdaki sanal parçacık ve anti parçacıklar, aslında sonsuz hızda gittiği için “evrenin her noktasında aynı anda bulunan tek bir parçacık ve anti parçacığın sonsuz sayıdaki tezahürüdür” diyeceğiz.

 

Bu da felsefedeki “Tek bir varlıktan o varlık bölünmeden nasıl çok sayıda varolan ortaya çıkar?” sorusuna teorik bir cevap olacaktır. Oysa bu soru fiziksel evren için de çok önemli: Evren tek bir parçacığın çok sayıdaki projeksiyonundan mı, yoksa gerçekten çok sayıda farklı parçacıktan mı oluşuyor?

Yalnız elimizde projeksiyon yorumunu güçlendiren bir ipucu var: Gerçek evrende bir elektronun fiziksel olarak diğer bir elektrondan hiçbir farkı olmadığını biliyoruz. İkisi arasındaki tek fark bunların konumu ve hızıdır.

 

Peki evrenimiz boşluktaki sanal parçacıklardan nasıl meydana geldi?

Heisenberg’in Belirsiz İlkesizi yüzünden, yani bir parçacığın herhangi bir yerde bulunması ihtimalinden dolayı; bazen bir sanal parçacık, anti sanal parçacık ikizinden uzak düşebilir. Böylece iki parçacık birbirini yok etmemiş olur ve her biri kendi enerji düzeyinde gerçeklik dünyasına adım atarak “var olmaya başlar”.

İkizinden kurtularak gerçek dünyaya (!) adım adan bu parçacık, aslında boşlukta aniden ortaya çıkmanın verdiği enerji ile kendi Büyük Patlamasını ve kendi evrenini yaratmış olur. Fizikteki bir yoruma göre, evrenimiz boşlukta böyle tek başına kalan öksüz bir sanal parçacıktan meydana gelmiştir.

İşte şimdi, felsefedeki “Boşlukla yokluk arasındaki fark nedir?” sorusunu cevaplayabiliriz. Lawrence Krauss gibi bazı teorik fizikçiler, evrenin boşluktan meydana gelmesinin, evrenin yoktan var olması anlamına geldiğini söylüyor. Oysa…

 

…Yokluk ile boşluk aynı şey değil

Felsefede “yokluk” veya “hiçlik” demek hiçbir şeyin olmamasıdır. Fizikte ise, boşlukta en azından sanal parçacıklar olduğunu görüyoruz.

Sonuç olarak boşluk sonsuz sayıda sanal parçacıkla doludur. Bu durumda boşluk “mutlak hiçlik” değildir. Evrenler başka evrenlerin kalıntılarından doğmasa bile, boşluktaki sanal parçacık ortamından doğuyor ama kesinlikle “yoktan var olmuyor”.

Boşluk gerçek parçacıklardan değil de sanal parçacıklardan oluştuğu için yeni bir evrenin eski bir evrenin kalıntılarından oluşması pratikte mümkün değil.

 

Bazı teorilere göre, tüm gerçek parçacıklar yok olarak sanal parçacık çorbasında kayboluyor ama bu enformasyon ve entropinin yok olması anlamına geldiği için, termodinamik yasasına aykırı bir yorum… Bazı teorilere göre eski evrenlerin kalıntıları yeni evrenlerin ulaşamayacağı kadar uzakta bulunuyor (fazla basitleştirdim).

Her halükarda bebek evrenler hayata kendi enerjisiyle başlıyor ve bu enerjiyi boşluktan kendi üretiyor. Eski evrenlerin enerjisiyle hayata başlamıyor, yoksa her evrenin bebek olarak değil, Benjamin Button gibi yaşlanmış olarak doğması gerekirdi.

Bu da termodinamik olarak boşlukta sonsuz sayıda değil, ancak sonlu sayıda evren olabileceğini, bir saatten sonra evrenlerin ölü doğacağı anlamına gelirdi.

Her evrenin hayata kendi enerjisiyle başlamasını boşluğun sanal parçacıklardan oluşmasına borçluyuz. Her evrenin kendi enerjisini taşıması ve dolayısıyla evrenlerin genç olarak, bebek olarak doğması; zamanın da neden ileri aktığını, neden geriye akmadığını gösteriyor.

 

Bunun hem felsefe hem bilim açısından önemli sonuçları var

Birincisi bilim adamları felsefe olmadan ellerindeki deneysel bilgilerden anlam ve sonuç çıkarmakta hata yapabilirler.

İkincisi ise “bilgi felsefesi” olmadan bilim yapmak imkansızdır. Bu nokta bilimin dışında kaldığı için, sadece felsefe yaparak açıklayabileceğim metafizik bir nokta.

“Sonsuzluğun” bilimsel formüllerden çıkmakla birlikte, deneylenemediği için bilimsel gerçeklerin dışında kaldığını söyledik.

Ayrıca, elimizdeki kozmoloji teorilerinde ya aynı anda sonsuz sayıda evrenin meydana geldiğini VE yok olduğunu görüyoruz… Veya sonsuz sayıda evrenin aynı anda değil ama ART ARDA (sonsuz zaman içinde) meydana gelip yok olduğunu görüyoruz.

 

Oysa fizik formüllerinde görülen sonsuz boşluğun neden sonsuz olduğunu, nereden kaynaklandığını fiziksel olarak açıklayamazsak…

 

…Sonsuz sayıda evren öngörüsü, felsefenin temeli olan “formel mantık” açısından çelişkiye yol açıyor.

 

Sonsuza kadar tekrarlanan evrenler serisi veya evren grupları, sonsuzluk içerdikleri için, formel mantığa göre hem kendisinin sebebi hem de kendisinin etkisi olmak zorunda. Bir şeyin aynı anda hem etki hem sebep olması ise mantıksal bir çelişki oluşturuyor. Bir şey başka bir şeyin sebebi olabilir ama kendi kendisinin sebebi olamaz demek istiyorum.

 

Şöyle düşünün: Masa masadır sözü size ne ifade ediyor?

Hiçbir şey ifade etmiyor, size masanın ne olduğu hakkında hiçbir şey söylemiyor. Evren yoktan var oldu demek de hem sonsuzluğun fizik biliminin sınırları dışında olması sebebiyle hem de sonsuz döngünün “masa masadır” demekten farksız olması sebebiyle hiçbir anlam içermiyor.

 

Bilgi felsefesi olmadan bilim yapamayız

Mutlak sıfırdan daha soğuk atomlar üzerinde yapılan araştırmalar, evrenin boşluktan var olması ve yokluktan var olması senaryoları arasındaki farkı ortaya koyarak, bilim adamlarının felsefedeki yokluk ve boşluk kavramlarını anlaması açısından önemli bir fırsat yaratıyor.

Çünkü bilim “damıtılmış”, düşüncenin çemberinden geçmiş kavramlarla çalışıyor. Bunlara formüller diyoruz. Formüller matematikten, matematik ise formel mantık kurallarından türüyor. Bilim adamları, fizik biliminin dışında kalıyor diye, bilgi felsefesini küçümserse büyük bir hata yapmış olurlar.

Örneğin evren yoktan var oldu demek gibi, aslında hiç de bilimsel olmayan metafizik bir önerme yapmış olurlar. Bu metafizik önerme de yanlış olur.

 

Öte yandan, felsefe bilimin deney ve gözlemlerle içini doldurduğu kavramların çerçevesini çizmektedir. Örneğin, Newton Kütleçekim kuramında uzay ve zaman mutlaktır. Üstelik uzay ve zaman birbirinden ayrıdır. Einstein’ın Görelilik Teorisinde ise uzay ve zaman görelidir. Üstelik birbirine bağlıdır, birbirine göredir.

Ancak, felsefe uzay ve zamanın ne olduğunu araştırmamız için bize gereken kavramsal çerçeveyi sunmasaydı; uzay ve zaman hakkında sadece algılarımıza, çocukluktan kalan sağduyuya sahip olsaydık (mekan algısı ve süreç algısı), Görelilik Teorisini hiçbir zaman geliştiremeyecektik. Uzay ve zaman derken, yanılıyor olsak bile, bunların doğrusunu öğrenmek için nereden başlamamız gerektiğini bilemeyecektik.

Çünkü kuantum fiziğine göre enformasyon bize sadece istatistikler halinde sağlanır ama bu istatistikleri yorumlayıp sonuç üretmek için, bilimin dışında olan ve bilimin kullandığı kavramlara başvurmamız gerekir.

Ardından, Görelilik Teorisinde olduğu gibi, uzay ve zamanın eskiden sandığımız gibi mutlak olmadığını anlayarak, bu kavramları düzeltmeye başlarız. Bilimle düzeltmeye başlarız, bu rolü yadsımıyorum.

 

Söylemek istediğim tek şey bilgi ile enformasyonun aynı anlama gelmediğidir. Enformasyon, uyaranlar yoluyla 5 duyumuza geliyor. 5 duyumuzun aldığı uyaranları fark ettiğimizde, örneğin elimize iğne battığında, sinirlerimizden gelen acı sinyali beynimize ulaşarak algıyı oluşuyor.

Algılarımız üzerinde düşündüğümüzde ise kavramları ve kavramsal dili oluşturuyoruz. Bilgi budur ve bilginin enformasyondan farkı budur. Felsefe bu noktada devreye giriyor. Düşündüklerimizin doğru olup olmadığını ise bilimle sınıyoruz, test ediyoruz. Ancak testlerimizin bir sınırı olduğu için, henüz test edemediğimiz şeyleri yok sayarak da bir yere varamayız.

 

Örneğin beynimizin elektrokimyasal süreçlerle işlediğini biliyoruz. Beynimiz fizik yasalarına tabidir ama kırmızı rengi sevmemin, turuncu rengi beğenmememin hiçbir bilimsel sebebi yoktur. Bu tamamıyla benim tercihime kalmış bir şeydir.

İşin içinde bilinçaltımdan gelen dürtüler varsa eğer, kırmızıyı sevmenin bilimsel bilgi olmadığını yine kabul etmemiz gerekiyor. Bilinçaltımı deneye tabii tutamam çünkü. Bir gün turuncu rengi sevebilirim, ertesi gün fikir değiştirebilirim… Bunu açıklayan bir formül yok.

Kısacası fizik yasaları beynimde sevmek ve sevmemek gibi etkileşimlere hangi fiziksel süreçlerin yol açtığını açıklayabilir ama “sevip sevmemek” tercihinin kendisi, yine de fiziğin dışında, metafizik bir kabuldür. Bu sebeple bilginin bilimin dışında bir kavram olduğunu, bilmenin bilimsel bir süreç olmadığını, bilimsel gerçekler dışında başka gerçekler olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

 

Bunu söylerken ruhlar dünyasını kast etmiyorum. Dinsel inançların hangisi doğrudur gibi bir soru da sormuyorum…

 

…Ama örneğin sanatı kast ediyorum. Bir resmin, bir müziğin bende uyandırdığı duyguları bilimsel olarak ölçebiliriz. Beynimize elektrotlar takıp kızgınken beyinde hangi sinir hücrelerinin çalıştığına bakmamız yeterli.

Ancak bu tür duyguların bende uyandırdığı izlenimler rakamlarla, formüllerle değil, ancak hislerle ifade edilebilir. Bunu kabul etmek, bilimsel gerçekleri inkar etmek anlamına gelir mi? Bunu kabul etmek hurafelere inanmak anlamına gelir mi? Bunu kabul etmek dünya 6 günde yaratıldı anlamına gelir mi? Hiç sanmıyorum!

Maalesef bazı bilim adamlarının felsefeyi, bilgi felsefesini (epistemoloji) safsata olarak değerlendirdiği görüyoruz, Oysa kavramların terazisi şaşınca, işte çok saygın bir teorik fizikçi olan Lawrence Krauss’un “Evren yoktan var oldu” önermesinde olduğu gibi yanlış sonuçlara varıyorlar. Krauss bu hataya bilimsel bir hata yaptığı için düşmüyor. Mantıksal bir hata yaptığı, metafizik bir hata yaptığı için düşüyor. Boşlukla yokluğu birbirine karıştırıyor. Felsefeyi inkar ettiği sürece de karıştıracak.

 

Keşke daha çok bilim adamı sanat yapsa!

 

40 Comments

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*