Kendini Mimleyen Adam >> Jackie Chan’ın Unutulmaz Filminde Dağın Başına Çıkıp Sorduğu Gibi: Kimim Ben?

Kozan_Demircan-Kozanİnsanın kendini anlatması ne kadar zormuş! Fundalina, 25 Kasımda “Mimlendim Kendim” adlı bir yazı yazdı ve blogunda sözde garip alışkanlıklarından söz etti. Ardından bir güzellik yaptı ve @erkinkorkmaz @ahmetalpat @simtoalev @lowman @merakediyoruz ile beni sıra dışı gelebilecek alışkanlıklarımızı anlatmaya davet etti.

 

Hayatta herkes gibi yolunu bulmaya ve hayatını idame ettirmeye çalışan sıradan biri olarak (evet, cümlenin başını Star Wars’tan aldım) kendimden söz etmek hiç hazır olmadığım bir konu. Aslında kendimi çok dinlerim, eleştiririm, gözlemlerim, hatta çenem düştüğü zaman başkalarına anlatmaktan da geri durmam ama yazmak başka bir şey…

Kibri, ukalalığı sevmediğim gibi sahte tevazuyu da sevmem. Herkes gibi iyi yanlarım ve kötü yanlarım var. Hatalarım, sevaplarım, hayallerim ve hayal kırıklıklarım var…

Anlaşılan, Cumhuriyet Öğretmenim Fundalina’nın başıma açtığı bu “tatlı beladan” kurtulmanın tek yolu, Montaigne denemeleri tarzında, içimden geleni kâğıda dökmek.

Tecrübe hayatta yediğiniz kazıkların hulasasıdır derler ya, umarım, bu yazıda içimden maskesi kazınmış bir Ziyaretçi veya Freud psikanaliz kabusu çıkmaz.

“Ben kimim? Bulunduğum yere nasıl geldim?” sorularına yanıt vermeye çalıştığım zaman ilk aklıma gelen şey büyük amca oğlumun evi…

 

“Dünyamın” ilk video oyunu

1980 yılında, karlı bir kış gününde, o zamanlar yaygın olduğu üzere aile ziyaretine gitmiştik. Metin Abimin evi elektronik eşyalarla doluydu. Bir Sony Betamax videosu bile vardı! Erken kararan havada ve sarı lambalı loş bir salonda toplanan büyüklerin, 5 yaşında beni hiç de ilgilendirmeyen şeyleri konuştukları sırada, yemek masasının ayağının dibinde, yerde oturuyordum:

 

“Metin Abi o ne?”

“Atari Kozan”.

“Yani ne?”

“Televizyonda oyun oynamak için.”

“Video gibi mi Metin Abi?”

“Evet video gibi”

 

Bu sistem Atari 2600 “Video Bilgisayar Sistemiydi”. O zamanlar oyun konsolu ve PC gibi kavramlar yoktu.

Siyah-beyaz televizyonun karşısına oturdum ve garip bir kolu kucağıma yerleştirerek, siyah ekranın iki yanında karşılıklı olarak yukarı aşağı hareket eden çizgilerden birini kontrol etmeye çalıştım. Bu iki çizgi arasında küçük bir beyaz nokta çılgın gibi ileri, geri sekiyordu.

Belki biraz da bilardo masası gibiydi ama Metin Abime oyunun adını hiç sormadım. Benim için çift kale maçtı o kadar… Hayatımda o kadar eğlendiğimi hatırlamıyordum. Şimdi unutmuş olabilirim fakat 5 yaşındaki bir çocuk için bir gün, bir ömürdü. İlk aklıma gelen hatıra bu ama en eski anım bu değil.

 

İstanbul çocuğu, süt çocuğu

En eski anım… Annemin dediğine göre, Caddebostan’a 1978 yılında taşınmışız. O zamana kadar, yani 2,5 yıl boyunca, bana rahmetli anneannem ve dedem bakmış. Sultanahmet doğumluyum ama annemin kızlık evi Süleymaniye’de, Namahrem Sokak’ta, Katip Şemsettin Camii’nin yanındadır.

Beni anneannemin büyütmüş olmasına karşın anne-babam ayrı değildi. Sadece Alamancıydı. 1975’te ben doğduktan sonra, beni anneannemle dedeme bırakmışlar ve Almanya’ya çalışmaya gitmişler.

1978’e kadar Süleymaniye’de anneannemle yaşamışım. Dediklerine göre, ilk söylediğim kelime anne değil, anneanne, daha doğrusu “anene!” olmuş. Anneannemi 2011’de kaybettik. Alzheimer’dan nefret ediyorum… Dedemi ise hatırlamıyorum, onu sadece fotoğraflardan biliyorum ama anneannem, eşinin vefatının ardından, bir gün dedemin fotoğrafına bakıp “Adam sen ne güzeldin!” demişti, onu hatırlıyorum :).

Sonuç olarak, annem oğlundan ayrı olmaya dayanamamış ve dedemin vefatının ardından, bizimkiler 1978’de Türkiye’ye kesin dönüş yapmışlar. Sonra da Caddebostan’a yerleşmişiz. İşte benim ilk hatırladığım şey bundan az sonra geliyor:

 

“Anne bu ne?”

“Takvim oğlum.”

“Okuyamıyorum. Pembe Panter gibi mi?”

“Hayır, tarihi gösterir.”

“Ne yazıyor?”

“1979.”

 

Independenta’nın yanışı

Bir sabah kalktım ve muhteşem bir manzarayla karşılaştım: Odam bahçeli evimizin arka tarafına, otoparka bakar. Eskiden bahçemizde kayısı, şeftali, ceviz ve dut ağaçları vardı. Komşularımız arabalarını park etmek zor oluyor ve dut ağacı otomobillerini lekeliyor diye kestirdiler ağaçları…

Her neyse, sabah kalktım, odamın penceresinden arkaya baktım ve… Arka binanın bahçesindeki çam ağaçları ile gökyüzü tek bir kütle olmuştu. Hayır olamaz, ben burada orman veya ağaçlık bir tepe hatırlamıyorum. Dün yoktu böyle bir şey.

 

“Baba bu ne?”

“Duman Kozan. Yangın var.”

“Nerede?”

“Boğazda dün tanker kazası oldu. Petrol tankeri yanıyor.”

“Hâlâ mı yanıyor?”

 

Vikipedi’den alıntı: “Independenta tanker kazası ya da Independenta faciası — 15 Kasım 1979 tarihinde ham petrol yüklü bir tanker gemisi ile bir kuru yük gemisinin çarpışması sonucu İstanbul Boğazı’nda meydana gelen kaza. Ham petrol yüklü Independenta isimli gemi, 27 gün süren büyük bir yangına ve çevre felaketine yol açtığı için, kaza geminin ismiyle anılmaktadır. Kazada mürettebattan 43 kişi ölmüştür.”

Petrol tankeri enkazının 1988’e kadar denizden çıkarılmadığını ve döneminin hükumetinin bu yüzden çok eleştiri aldığını hatırlıyorum. İtalyan Lisesi’ne giderken vapurla karşıya geçtiğimizde, pas karası enkazı Kadıköy açıklarında görürdük. Parça parça kesip hurdaya çıkardılar onu.

 

İlk kitap

Birçok çocuk gibi benim de ilk kitabım bir boyama kitabıydı. O zamanlar TRT’de Heidi çizgi filmi yayınlanıyordu. Bir sabah TV’yi açtığımda rap rap yürüyen askerler görmüştüm. Babam anlamadığım bir kelime kullanmıştı: İhtilal, ordu darbe yaptı. O yıllardan hatırladığım en belirgin şey elektriklerin her akşam kesilmesiydi. Sarı bir gaz sobamız vardı ve mum ışığında Heidi boyama kitabına bakardım, babam Almanya’dan getirmişti: “Ama mumda karanlık baba, renkleri iyi göremiyorum.” “Çok güzel boyadın Kozan. Işık gelince görürsün.”

Elektrik kesintileri azalarak 80’ler boyunca sürdü ama babam o sırada bana müthiş bir alışkanlık kazandırdı. Okuma alışkanlığı:

 

“Baba kelepir ne demek?”

Babam, okuduğu Pembe Panter resimli masal kitabını göstererek bir şeyler söyledi. Ne dediğini hatırlamıyorum. Yıllar sonra bunun “böyle sağlam evi bu fiyata ucuza kapattın” gibi bir anlama geldiğini öğrendim.

Pembe Panter kitapçığı bende farklı bir iz bıraktı. “Transendental İdealizm” gibi, yıllar sonra İÜ Felsefe’de göreceğim bazı garip terimlerin kökenini ve bu kelimelerin nasıl türetildiğini merak etmeyi hep Pembe Panter’deki “kelepir”den öğrendim.

 

İlk roman

9 yaşındaydım. Metim Abim yengemle ziyarete gelmişti. Garip… Hayatımdaki en temel anılarda hep Metin Abim var.

O bunun farkında mı bilmiyorum ama TV’de bu kez renkli film izliyorduk. 84 yılında bir tür Yüzüklerin Efendisi filmi… Hayalet kılıklı mavi şekiller var, adları “Yedi Belalar”. Dokundukları şövalyeyi öldürüyorlar. Adamın ruhu çekiliyor ve ölüyor. Çok korkuyorum… Odama gideceğim.

Babamın doğum günümde aldığı kitap: Jules Verne, Kaptan Grant’ın Çocukları. Altın Kitaplar, Nihal Önol çevirisi, 1979 baskısı. 5 yıl sonra, bunun orijinal romanın çocuk baskısı, bir özet olduğunu öğrendim. Fransızca bilseydim kitabın tam metnini orijinalinden okuyabilirdim. Fransızca öğrenemedim, çünkü ilkokuldan sonra İtalyan Lisesi’ni kazandım. Olsun, İtalyanca ve İngilizce de iyidir… Ve Jules Verne, Jules Verne’dir. Okuduğum ilk bilimkurgu yazarı oydu.

 

İlk renkli televizyonum ise Nordmende Spectra Color T-3032 (1979)

Bu noktada tekrar Metin Abimin evi aklıma geliyor: Bu kez televizyon izliyorduk ve 6 yaşındayım. Türkiye’de henüz renkli yayın yok. Bir uzay belgeseli izliyorum… “Astronotların kaskını uzayda açarsanız nasıl ölürler?” diye soruyor bir adam ve ciddi ciddi anlatmaya başlıyor. Donarak mı, boğularak mı? Bunun cevabını yıllarca merak ettim ve ancak, 2006 yılında İngilizce Wikipedia’da tesadüf eseri öğrendim.

Uzaya çok meraklıyım biliyor musunuz? Bu da hatırladığım ilk uzay belgeseliydi ve uzay merakım da bu belgeselle başladı. Üstelik, 9 yaşına kadar, televizyondaki sağlık belgesellerinde insan kalbinin atışını gösteren sahneleri gördüğümde bile korkardım ama nedense uzayda boğulan astronotun hazin öyküsü korkutmadı beni.

O yıllarda uzay merakımı Görsel Dünya Atlasları, Walt Disney, Görsel Bilim-Teknik gibi ansiklopedileri okuyarak gidermeye çalışıyordum. 25. Yüzyıl gibi TV dizilerini izliyordum, hele Battlestar Galactica 1980!

1980’lerde bir reklam vardı. Nordmende televizyon reklamı… Adam evinde Yıldız Savaşları izliyor. Ekranda kötü adam Darth Vader var ve bir kadını tehdit ediyor. Nordmende’nin görüntü kalitesi o kadar yüksek ve film o kadar canlı ki kanepede TV izleyen adam dayanamıyor ve kadını kurtarmak için ekranın içine girip, Darth Vader’la ışın kılıcı düellosu başlatıyor. Belki bir gün Youtube videosunu bulurum.

 

“Baba Nordmende renkli mi?”

“Evet oğlum.”

“Bu maç neden siyah-beyaz o zaman?”

“Türkiye’de renkli yayın yok.”

 

Televizyonun yanına yaklaşıyorum. Anlımı ekrana dayıyorum ve ekranın ta içine bakıyorum. Uzaktan siyah-beyaz olabilir ama belki renkler TV’nin içinde saklanıyor… Babam renkli TV dedi ya, renkler içinde bir yerde olmalı!

 

“Oğlum başını çek, gözlerin bozulacak.”

“Zaten gözlük takıyorum anne.”

“Radyasyon var.”

“Ama çok yakından bakınca renkli noktalar görüyorum. Neden uzaktan bakınca siyah-beyaz?”

 

Tüplü TV’nin camına çok yakından bakarsanız, üç renkli filtrenin gökkuşağı kenarlarını görebilirsiniz. Babamın aldığı Nordmende bir Spectra Color T 3032 idi. TV 1979 model ama bu hatıra 1980’den.

Bu arada, eskiden TV’ler hafta içi 19:00’da ya da o saate yakın bir zamanda açılırdı. Pazar günü de sanırım saat 10:00’da başlıyordu yayın.

Pazar günü bizimkilerin eski 1970 model Nordmende’siyle ailecek film izlerdik, kahvaltı ederken. Oturma odasında, ahşap kasası olan bir televizyondu ve eski James Bond Dr. No filminde olduğu gibi, TV’nin kanal gösterge düğmesinde dijital değil, tüplü lambalar vardı.

Bu TV’de uzaktan kumanda yoktu. 1. Kanal için 1 numaralı cam tüp yanardı, 2. kanal için 2 numaralı tüp ve böyle giderdi… Bütün tüpler tek göstergede iç içe geçmişti. Hepsi bir anda yansa, hangi kanal olduğunu anlayamayız diye düşünürdüm.

Bir gün annem bana kızıp terlik atmış ve nasılsa ıskalamıştı. Terlik gitti, televizyonun renk ayarlarını kontrol ettiğimiz analog kumanda yerindeki küçük kaydırma çubuklarından ikisini kırdı. Ahşap kasalı, beyaz boyalı bir televizyondu.

 

Eski çizgi filmler, çocuk programları

O yıllarda Bizim Sokak vardı. Evet, Susam Sokağı’ndan önceydi. Anneannem beni çağırırdı: “Kozan koş, Marco başladı! Arı Maya başladı! Şeker Kız Candy başladı!”

Sonra Robotech geldi. Robotech en sevdiğim çizgi filmdir. Robot olan uçaklar… Voltron’ı çocuksu bulurdum, Robotech derdim. Sanki kendim çocuk değilmişim gibi :).

 

Çocukluk arkadaşım Oytun evine çağırdığında videodan Robetech izletmişti. Ekranı dondurup, resmim iyi olduğu için, benden uçakları kağıda çizmemi istiyordu. Kareler donduğunda video parazit yapardı. Çizmek zordu, çok zor. Türkiye’de TRT’nin yayınladığı Robotech’in son bölümünden önce (13. Bölüm, yarım bıraktılar çünkü) Büyük babam vefat etti. Evine gittik, sonra ben komşuda Robotech’in son bölümünü izledim.

Metin Abim, büyük babamın naaşının başında, evde bana İngilizce çizgi roman çevirdi. Sanırım sıkıldığım için kitaba bakmak istemiştim. Yerde yatan naaşa bakmak ve insanların solgun yüzlerini seyretmek sevimli değildi.

İki-üç sayfa çevirdi sadece… Çizgi romanın ne olduğunu hatırlamıyorum. İngiltere’den gelmişti: İngilizce öğreneceğim ve çocuklarıma çizgi roman çevireceğim. Hiç üşenmeden…

 

9 yaşındayım. 2000 yılında 25 yaşında olacağım. Tanrım! Ne kadar uzun bir zaman… Baba 2000 yılında uzay şehri kurulacak mı? “Ne uzayı oğlum? Aynen böyle beton olacak.” 37 yaşındayım. Henüz baba olmadım. İstanbul’da uzay şehri kurulmadı ama uzay bakanın gözünde.

Oytun benim oyuncaklarımı çok severdi ve aynısını annesine aldırırdı. Ben oyuncaklarımı kırardım. Oytun ise hiç kırmazdı. “Ama masada süs gibi durdukça bir manası yok ki Oytun. Oynamak lazım!” “Oynayınca kırıyorsun Kozan!” Harika bir He-Man aksiyon figürleri koleksiyonu vardı. Birinin başını çıkarmıştım, He-Man’in… Kafasını yerine sokamadım ve yerine sokayım diye plastik kafanın kenarlarını kemirdim. “Kafası yerine giriyor Oytun!” “Yerinden çıkıyor ama Kozan. Yemişsin, kenarlarını yemişsin!”

Türkiye’de renkli deneme yayınları 1983’te başladı. Ailecek Eurovision izlerdik. Nurdan Torun daha sonra mı çıktı? Hatırlamıyorum. Seyyal Taner vardı. Çetin Alp ve Opera, Neco… Hepsi Halley’den önce…

 

İlk TV maçı

“Baba maçı siyah beyaz gösteriyor! Neden hep gol yiyoruz?”

Kaleci Yaşar’ın 8 gol yediği tarihi maç, yeni Nordmende’yi kurduğumuz gün…

 

 

TRT 2 1987’de açıldı. Teleon da 90’ların başında geldi… Evde uydudan MTV izlerdik. Tüm apartmana uydu çekmişlerdi.

 

İlk çizgi roman

14 yıl Barbar Conan çevirdim Türkçeye ama ilk çizgi romanım Barbar Conan değildi. Tay Yayınları’ndan çıkan Zagor veya Ceylan Yayınları’ndan Teks de değildi. İlk çizgi romanım Gordon’du. Alex Raymond’un Flash Gordon’u (50’lerden başlayarak 80’lere kadar seçme maceralar).

Her hafta Cuma günü, babam Süleymaniye’deki eski dükkanına giderken, dönüşte, Sirkeci’de, Yeni Cami ile eski Emniyet Müdürlüğü’nün orada bir bayiden bana Gordon alırdı. Sarı saman kâğıt… Önce 40 lira, 1983’te 50 lira. “Uzaya gideceğim baba. Mars’ta hayat var mı? Gordon, Venüs’te orman var diyor. Venüs’te hayat yok.” “Eski maceralar oğlum, belki bilmiyorlardı o zaman.”

Gordon’u özel bir makineyle donduran Güliver tarzı ve maymun suratlı parmak çocuk uzaylıları, donmuş gezegen Plüton’a giden Kletlileri ve Rusların uzaya gönderdiği köpek Laika’yı Ay’da Dale Arden’la birlikte nasıl bulduğunu, Gordon’un Mongo’daki serüvenlerini hiç unutmayacağım.

Zagor’u da unutamam. Çiko’nun Alaska’nın karlarında, kar ayakkabılarıyla kötü eskimodan kaçtığı bir macera vardı. Deriden yapılma kano kavramıyla ilk tanıştığım macera… Barbar Conan merakım 1985’den sonra Metin ve Nida Abimle başladı. Conan çevirilerim ise 1994’ten sonra.

O yıllardan iki Conan repliği hatırlıyorum: Birinde rüyalar aleminde iblisler Conan’ın kafasını ısırıp koparmak üzeredir: “Crom beni ne hallere koydun? Yanına geliyorum Crom, baltanı bile!”

Diğerinde Conan bilmeden bir vampirle beraber olur. Sabah kadın yatakta vampire dönüşüp Conan’ı yemeye kalkar: “Crom beni lanetle! Baltamı uzanamayacağım bir yere koymuşum!” Evet, Ahmet Kaya’dan önce Conan vardı. “Bir adam kaderini beğenmiyorsa değiştirir.”

 

Sultanahmet köftecisi güzeldir ama en iyi köfte Süleymaniye’de yenir

Rahmetli dedem İstanbul’un eski Arnavut göçmenlerinden biridir. Annem hem anne hem baba tarafından Arnavuttur. Annemin anne tarafı, Balkan Savaşları’nda Sırp mezaliminden kaçmış. Dedemin ailesi ise önce Bulgaristan’a kaçmış. Oraya komünizm gelince, 1920’lerde Türkiye’ye göç etmişler.

Türkiye’de Arnavutlar, özellikle anne tarafım gibi bugün Makedonya sınırları içinde kalan eski Gostivar Arnavutları (Eski Yugoslavya), önce Bursa İnegöl’e gelmiştir. Oradan Eminönü’ne ve İstinye’ye…

Anneannem Cumhuriyet’le yaşıttı ve İstanbul doğumluydu…. Ve bu Arnavutlar muhallebici, köfteciydi. İstinye’deki rahmetli Musli Amca’nın çay bahçesi (satıldı) ve eski Zeynel Dondurmacısı anne tarafından akrabamızdır (2000’lerde bugünkü Marmaris Büfe’ye sattılar dükkanları. O da Marmia Büfe oldu).

Sonuçta sütlü tatlıları ve pilav üstü köfteyi onlardan öğrendim. Dedeme yetişemedim ama Süleymaniye’nin yan sokağında, İstanbul Üniversitesi’nden gelen yol üzerinde köfteciler vardı. Babam bana 80’lerde Gordon alırken, bazen beni de dükkanına götürürdü. Bugün artık hayatta olmayan bir amcadan köfte pilav söylerdik. Yassı köftelere, sadece köfte derdim. Pirinç pilavına, beyaz pilav. Mermi gibi yuvarlatılmış köftelere ise kurşun köfte. Mercimek çorbasına, sarı çorba.

Bazı insanlar zihinlerinde her rakama ve harfe bir renk verir. 1989’da çini mürekkebiyle çizgi roman kahramanlarını çizerdim. Annem ve babam ise desinatördür (tekstil tasarımcısı). Her ne kadar mesleklerini yapmıyor olsalar da bizim ailede sanatçılık var. Babam hâlâ güzel guaj resimler çiziyor. Bu yakınlarda bloga koyacağım.

 

Heavy metal, klasik batı müziği ve Madonna şarkıları

Ben aşk şarkıları dinleyemem, yerli-yabancı hiçbir aşk şarkısı dinleyemem. İstisnalar ise 80’lerde dinlediğim Duran Duran, Madonna, Stevie Wonder, Lionel Richie, Pet Shop Boys, Kayahan, Nilüfer, Ersin ve Dadaşlar, İlhan İrem, Cem Karaca, Erol Evgin, MFÖ, Erkin Koray, Fikret Kızılok ve elbette ki Barış Manço’dur. Bu arada, Gamma Ray power metal grubunun It’s a Sin cover’ını mutlaka dinlemelisiniz.

Her neyse, ben aşk şarkıları dinleyemem dedim. İrlanda müziğine, Loreena Mckennitt’e bayılırım ama çok duygulandırdığı için dinlemem.

Bu yüzden Heavy Metal dinlerim. Müzik dediğin sert ve hareketli olmalı, içinde elektrogitar olmalı ve baladı bile ses çıkarmalı, insanı hüzünlendirmemeli, bunun yerine canlandırmalı. 1988’de Barış verdi bana ilk metal kasetini.

Sonra Çin işi uyduruk, lastikli çarkları olan beyaz bir Walkman aldım. Arkadaşım Walkman’in devreleriyle oynayıp sesini hayvan gibi yükseltti. Helloween, Keeper of the Seven Keys Part 2… Ve Future World. Hemen ardından Manowar, Fighting the World, Kings of Metal ve Blood of the Kings… İlla Blood of the Kings, Blood of the Kings, Blood of the Kings!!!

Babam Almanya’dan küçük bir siyah Sony radyo kasetçalar getirmişti. Annem mutfakta yemek yapıyor, ben Metallica’dan Fight Fire With Fire dinliyordum.

 

“Oğlum madem sevmiyorsun, neden dinliyorsun?”

“Barış dinliyor anne, ben de dinleyeceğim. Bir metal albümünü sevdim. Buna da alışırım.” 6 kere dinledim o şarkıyı, ta sevene kadar… Sonra metali hiç bırakmadım.

 

İngilizce merakı, çeviriler, lise yılları ve martılar

Can dostum Cem, İtalyan Lisesi’nde, 1988’de Asterix çizgi romanlarının İngilizcesini getirmişti. İngilizce Asterix’ler! Tintin de neymiş? Asterix daha renkli, daha komik!

Hastayım, yataktayım, boğazım şiş… “Okuma artık Kozan!” “İngilizce okuyorum anne, İngilizler gibi telaffuz etmeyi öğreneceğim, sesli okumam lazım!”

Tabii ki İngilizler gibi telaffuz etmeyi asla öğrenemedim. 1990’larda CNN geldi, Atlanta Amerikancansı… My gosh! “Anne anlıyorum, adamın ne dediğini anlıyorum!” “Biraz da derslerine çalışsan, yüksek not alsan!” Sonuçta Amerikancayı Türk aksanıyla konuşuyorum :).

 

Hiç dikkat ettiniz mi? Karaköy martıları ile Kadıköy martıları arasında boy ve renk farkı var.

Kadıköy martıları daha beyaz, sarı gagalı ve iri. Karaköy martıları açık gri/beyaz, turuncu gagalı ve daha küçük. Ayrıca 90’larda liseye giderken fark etmiştim, Kadıköy martıları vapuru simit atanlar için Haydarpaşa’ya kadar takip ediyor, vapurun yanında sarmallar çizerek dönüp sırayla kırıntı kapmaya çalışıyor. Karaköy martıları ise vapuru Sarayburnu açıklarına kadar takip ediyor.

Yıllardır sabahları vapurla karşıya geçmiyorum. Martılara simit atmayı nasıl da özlüyorum! Resimdeki bizim Caddebostan martısı… (Caddebostan’da oturuyorum ve İtalyan Lisesi için her sabah 6:20’de, daha bizim duraktaki kediler uyanmadan kalkıp 7:10 vapuruyla, kış günü o bulutlu çelik mavisi göğün altında rüzgarlı denizde uçan martıları seyrederek karşıya geçiyordum. Bu yüzden askerlikte uykusuzluğu yadırgamadım, çünkü erken kalkmaya alışıktım).

Vapurla karşıya geçtiğimizde gerçek İstanbul poğaçası yerdik. Hani şu mayasız, ince, yağlı, börek gibi olandan… 2002’de Van’da askerlik yaparken bir pastane vardı şehirde. İstanbul poğaçası satardı ama Vanlılar bilmiyorlar tabii o poğaçayı. Bunun yerine, İstanbul poğaçası diye standart kabartmalı, pofidik, mayalı poğaça satarlardı. Her halükarda askerde çok güzel gelirdi İstanbul’la ilgili her şey.

Doğuştan gizli şaşılık varmış bende. Şaşılık geçmiş ama beynin görme merkezi “görmeyi” tam öğrenmediği için göz tembelliği çıkmış.

Yüzde 40 görme kaybım var. Herkes gibi uzağı görebiliyorum, kör değilim, miyobum ama gözlüğüm var. Sorun o değil. Sadece herkesin 10 metreden okuduğu bir tabelayı ben ancak 4 metreden okuyabiliyorum. Eskiden kemik çerçeve gözlükler vardı. Nasıl da sıkardı şakaklarımı! Gevşetince ya düşerdi ve kırılırdı ya da gevşeteceğim diye çekiştirmekten ben kırardım gözlükleri. “Dört göz Kozan. Dört göz, dört göz!” Kirli camlardan huylanırım.

 

Neden söyledim? Çünkü üniversitede fizik okumadıysam en büyük sebebi göz tembeli olmamdır.

Küçükken ilk hayalim astronot olup Amerika’ya gitmekti. Olmadı, çünkü çocuklar genellikle uçuk hayaller kurar. Ayrıca, okulda matematik ve fiziğim kötüydü. Tembeldim lisede. Üniversitede açıldım, 90-100 alan biri oldum.

Geriye dönüp bakıyorum da… Eski tembelliklerin ilkokula uzanan birkaç nedeni vardı. Biri şu:

İtalyan Lisesi’nde tahtayı görmüyorum diye en ön sırada otururdum. Yine de matematik formüllerini göremezdim. Ben yazana kadar hoca silerdi. Evde tek başına çalışmak da sınavdan yüksek almama yetmezdi. Cem hep 90-100 alırdı. Annesi İtalyandı zaten, İtalyanca fizik dersini su gibi anlıyordu. Bir gün çok çalışacağım diye kafaya koydum. Derste çok soru sormaya başladım.

Ogliari Hocamızın sözlerini Türkçeye çeviriyorlar: “Hanımefendi, Kozan fizik derslerine daha fazla ilgi göstersin dedim ama çok soru soruyor. Çocuklara ders anlatamıyorum. Dersine çalışsın yeter.”

İtalyanca konuşuyoruz:

“Hocam yerçekimini nasıl yeneriz?”

“Kitabın yere düşmesini istemiyorsan masaya koy Kozan, şimdi beni rahatsız etme.” “

“Hocam nükleer fizik mezusunuz, bana nükleer fizik anlatır mısınız?”

“Benim işim bu değil. Sen önce derslerine çalış, üniversitede istersen nükleer fizik okursun.”

Düşük not aldığım için kızıyordu tabii.

 

İşte matematik ve fizikle ilgili sorunlarım buydu. Eve dudaklarımı sinirden sıkarak gittiğimi hatırlıyorum. O sıralar Lise Birdeyim ve popüler bilim kitaplarını, Asimov’u filan okuyorum… Böylece fizik merakım popüler bilime yönelmiş oldu. Demek ki sözelmişim ben. Ünlü Kuantum Fiziği Profesörü Michio Kaku gibi popüler bilim yazarları, üniversiteye hazırlık için okuyabileceğiniz çok anlaşılır popüler fizik kitapları yazıyor. Formüllerin yerini tutmasa da konuyu anlamak için faydalı.

 

İstanbul Üniversitesi felsefede hocama söylüyorum:

“Ama hocam bu felsefe görüşleri kuantum fiziğinin şu öngörüsüyle uyuşmuyor.”

“Ben kuantum fiziği bilmiyorum Kozan, sen de bilmiyorsun. Bilmeden konuşmayalım bunları. Bilen konuşsun. Sen dersine çalış”.

Başka bir hocam:

“Kuantum fiziğine dayalı bir ahlak teorisi üzerine yüksek lisans yapmak istiyorum.”

“Üzgünüm Kozan, bu konuda yardımcı olamayacağım. Benim alanım değil.” Yıl 2000.

 

Sanırım beni en iyi Sabino Lafasciano anladı. İtalyan Lisesi’nde felsefe öğretmenim.

“Hocam ben içki ve uyuşturucu kullanmam”.

“Senin kullanmana gerek yok. Millet senin gibi olmak için içiyor evladım.”

Yani sevgili Fundalina, senin dediğin gibi, deliliği kontrol etmenin en iyi yollarından bir yazmaktır. 😉

 

 

Çeviri, dergicilik ve halkla ilişkiler. Ne alaka?

Yıl 1994. Alfa Yayınları’na gittim, ilk Barbar Conan çevirilerine başladım: “Cem uyduruk çeviriyorlar. Bak, Conan, İngilizcede Crom’s Bones diyor ama Türkçe çeviride Crom’un Gözü diyor!” “Sen daha iyisini yap işte.”

 

Yıl 1995. Liseden 94’te mezun olmuşum.

“Kozan, İtalya’dan Türkiye’ye tatile geldim ama sen benden çok, getirdiğim İtalyanca çizgi romanlarla ilgileniyorsun. Hiç büyümemişsin, ben bu yaştan sonra çocuksu biriyle arkadaş olamam.”

“Peki Cem. Sana söz veriyorum, bundan sonra yalnızca sevdiğim işten para kazanacağım. İtalyanca ve İngilizcem var. Allah sağlık verirse, sadece sevdiğim işle para kazanacağım.”

 

Kazanılmıyor tabii sevgili dostum Cem.

15 yıldır çizgi roman çeviriyorum. Barbar Conan ve Nathan Never. Biri İngilizce, diğeri İtalyanca. Conan bitti ama Nathan devam ediyor… Yine de para kazanılmıyor. Türkiye’de çizgi romanlar 400-500 satıyor. Ödenen paralar mecburen komik.

Gerçi çok güzel bir şey oldu. Ege Görgün abim sayesinde 1997’de Milliyet’te Yalvaç Ural’ın ekibinde çalışma şansını yakaladım ve gazetenin yazın verdiği Kaptan Swing’leri çevirdim. Doğan Egmont’ta çocuk kitapları ve çizgi romanlar çevirdim.

Focus Popüler Bilim Kültür dergisinde çevirmen/muhabir, sonra editör oldum (O zamanlar genel yayın yönetmenimiz olan Mete Türkben’i rahmetle anıyorum). Kısa, anlaşılır, öz yazın derdi. Dergi sayfaları beyin mastürbasyonu yapma yeri değildir. “Bozkırda devedikeni biter Kozan, ama sularsan hepsi çiçek açar.” Ben devedikeni değildim ama geç açılan kabak çiçeği olmayı başardım.

Bu arada Melnibonélu Elric ve H.P. Lovecraft’ın eserlerini çevirdim ve bazı Scientific American popüler bilim kitaplarını… Göstergebilim, Kant, Kuantum Fiziği gibi yeni başlayanlar için kitaplar… O sırada Ad Yayıncılık, Doğan Kitap oldu. Bilim kitapları pek satmadığı için Jackie Collins’in hayatı tarzı kitaplar basmaya başladılar ve çevirdiğim bazı kitaplar hiç yayınlanmadı.

 

Kapital Medya’da Farmaskop Dergisi editörü, Başbakanlık Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı’nda web editörü/danışman, Zarakol’da Bilgi Teknolojileri sektörü için editör ve danışman oldum. Sonunda BT İletişim Danışmanı ve Sosyal Medya Strateji Uzmanı… Hepsi de yabancı dil sayesinde, uzay ve teknoloji merakı sayesinde.

 

Video oyunları

1982 yılında Türkiye’de oyun salonu ve jetonlu makineler yoktu. Bunun yerine Sinclair ZX Spectrum siyah klavye bilgisayarlar vardı. Küçük amca oğlumun Commodore 64’ü ve jetonlu makineler 1983 yılında, sonradan geldi.

Göztepe Ortaokulu’nun orada bir dükkan vardı. İçinde küçük siyah TV ekranları ve Sinclair bilgisayarlar vardı. Babam beni oraya oyun oynamaya götürürdü. Dükkandaki amca saati 15 dakikaya kurardı. Siyah beyaz ekranda Voltron’ı oluşturur gibi kutuları üst üste koyup roket yapacağım ve uzaya göndereceğim… Bir türlü süre yetmezdi. Ağlardım ama babam sandalyeden kaldırırdı. O roketi asla tamamlayamadım.

Ertesi yıl dükkana jetonlu makineler geldi, mezarlarda dolaşan bir zombi, binalarda dolaşarak tekme atan Bruce Lee kılıklı beyaz bir adam ve elbette Warlock. Dobişko’yu hiç sevmedim. Ne o öyle? Devamlı bir şey yiyor. Warlock’ta hiç değilse dövüş vardı. Bir de kanalın üstünden uçan savaş uçağı oyunu… Bu kanalın sonu yok muydu? Sonuna gelemedim.

Sonra, 1983 yılında amcamlardayız. TV’de bir sevişme sahnesi var. Amcam aile var diye kanal değiştiriyor. Karşımda müthiş bir film: Billy Dee Williams’ın oynadığı (Yıldız Savaşları’nda Lando Calrissian) Time Bomb! Kara Şimşek ve Michael Knight’ın düşmanı Goliath’dan önce, Kara Şimşek gibi bilgisayarlı bir kamyon, kamyonun tavanında otomatik bir makineli tüfek… Nükleer bomba? Tam bana göre!

O sırada Nida Abim geldi ve Commodore 64’e Kaddafi ile Reagan’ın savaştığı bir nükleer savaş oyunu koydu. Hani şu Gora’da Cem Yılmaz’ın “Kung Fu biliyorum!” dediği kasetten… 15 dakikada yüklenirdi o renkli çizgiler.

 

Oytun’da vardı. Hatta Barbar Conan taklidi bir oyun:

“Oytun bu ne?”

“Orman barbarı”

Kes, biç, yerde yuvarlanan kelle, kelleye tekme atan bir tür kurbağa adam…

“Oğlum bu ne?”

“Dağ barbarı.”

“Bu?”

“Orman…”

“Ulan dağ barbarı, orman barbarı, başka barbar yok mu oyunda?”

“Kasede o kadar koymuşlar. Ne yapayım?”

“Çıkar şu He-Man’leri, bıktım!”

 

1994’te ikinci el bilgisayarımı, yani ilk bilgisayarımı aldım. Amiga’yı filan hep atladım. Bir IBM PC 286 :). Unutulmuş Diyarlar, Pools of Darkness koymuşum bilgisayara. Büyücülü, ejderhalı, kılıçlı bir oyun. Vektör grafik, izometrik. Diablo’dan önce…

Sekiz kişilik grubuma 60 kişi dalıyorlar. Hepsi çömez. Kadın Büyücü Draga’ya komut veriyorum, bir ateş topu atıyor…

“İeeaahhh…” Ölüyorlar. “İeeahhh…” 10 kere, 20, 30…

Babam içeri girdi: “Oğlum bu gürültü ne?”

“Ateş topu attım. Bilgisayar yavaş ve 60 kişi var, ancak tek tek öldürebiliyor.”

“Sabaha kadar bitmez oğlum, başım şişti. Söyle çabuk ölsünler.”

“Peki baba.”

“Sesini kıs.”

 

Bilgisayar oyunları, çizgi roman ve yabancı dizi torrent’leriyle birlikte İngilizcemin gelişmesini hızlandırdı. Baldur’s Gate II Throne of Bhaal eklentisinin romanını yazan Drew Karpyshyn’e kızdım uyarlamayı kötü yazmış diye (yıl 2001). Yıldız Savaşları romanı yazmaya başlamasından önceydi.

Forumlarda doğrudan konuştum onunla: “Ticari olsun, kitap LGBT segmentine satsın diye Iomen’i lezbiyen yapmışsın. Eşcinsellerin hakkını savunmak için değil, kitap satsın diye yapmışsın.”

“Ben bu kadar yazabildim. Beğenmiyorsan kendin yaz.”

“Yazacağım!”

 

O yıl askere gittim, Mehmetçik Dershanesinde felsefe öğretmeni, ardından kütüphaneci oldum ve üç cilt roman yazdım. Bana bu imkanları sağlayan eli öpülesi Cemil Yüzbaşıma ve tüm çavuşlara buradan selamlarımı iletiyorum.

Dünyanın en acemice, berbat şeyiydi yazdığım roman. Sonra oturup, 5 yıl önce üstünden geçerek yeniden yazmaya başladım. Bu sefer piyasa standartlarının üstünde bir eser oluyordu ama telif hakkını satın alamadığım için, bu video oyunu uyarlamasını yayınlayıp satmam imkansızdı. Ben de vaktimi bunun yerine işime ve bloga adadım. Nasıl olsa zamanım bol. Allah izin verirse, belki 10 yılda biter. Sahi, Robert Jordan, Zaman Çarkı’nı kaç yaşında yazmaya başlamıştı?

 

Kitap kurdundan halkla ilişkiler sektörüne

Bir gün kendime dedim ki lisede İtalyanca’dan, matematikten 90 alan bir arkadaşın, insan ilişkilerindeki sorunları nedeniyle Milano Teknik Üniversitesi’ni terk etti ve şimdi daha sıradan bir işte çalışıyor. Doğru veya yanlış, kendi kararı ve insan isterse her durumda en güzelini başarır.

Hayat insanı vezir de eder rezil de. Şanslıysanız, yaşla birlikte olgunluk gelir. Aptallık ederseniz diplomalı cahil kalırsınız. Hayatın neler getireceğini bilemem. Şans, kader, kısmet ve ekonomik durumu kontrol edemem ama bilgi hamalı olma hatasına düşmeyeceğim. Hayata geçirilmeyen bilgiler eşek yükünden ibarettir… Dergicilikten halkla ilişkilere geçtiim zaman buna çok dikkat etmeye başladım. Marifet sadece yazı yazmakta değil, ekmek parasını kazanmaktan sanata kadar bir bütün olabilmeli insan. İdeali bu ve ideal olmadan motive olamayız.

 

İşte 1979’dan 2012’ye benim kör topal maceram bu… Bir şansım var, sevdiğim işlerde çalışarak para kazanabiliyorum. Bir uzay rüyasında değil, gerçek hayatta yaşıyorum ama çocuksuluğumu kaybetmedim, istesem de kaybedemem herhalde. Sadece olgunluğun verdiği bir katmanla sıvadım. Mutlu sayılırım, işimden, hayatımdan memnunum. Umarım böyle gider.

Son olarak, eğer hayatta bir parça güzel şey yaptıysam, bunu insan sevgisiyle başardım. Beni ben yapan herkese, beni adam eden en kötü tecrübeleri yaşatarak canıma okuyan düşmanlara, yanımda olan dostlarıma, akrabalarıma, arkadaşlarıma, canım annem, anneannem ve babama… Hepinize çok teşekkürler. Ailemin, öğretmenlerimin hakkı ödenmez.

Bu blogda yapmak istediğim şey, yaptığım tek şey paylaşmak… İnsan paylaşarak büyür ve şanslıysanız, okuyanlar sizden daha fazla şey öğrenir ve çevrelerine daha fazla şey öğretirler. Daha da şanslıysanız, okurlarınızdan birçok yeni şey öğrenebilirsiniz. Orası size kalmış.

Barbar Conan’ın, savaşta babasını öldürdüğü için ondan intikam almak isteyen genç Veden Kemal’a dediği gibi: “Git çalış, aile ol. Dedesini hatırlayan, ihtiyarları sayan güçlü evlatlar yetiştir. En iyi intikam budur!”

 

6 Comments

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*