İnsanoğlunun görünmezlik rüyası gerçekleşiyor >> Mikrodalga görünmezlik pelerini “stealth tankların” yolunu açacak

Duke Üniversitesi araştırmacıları, “tek yönlü” bir mikrodalga görünmezlik pelerini geliştirdiler ama bu pelerinin bir kusuru var: Eşyaları sadece mikrodalga boyunda görünmez yapıyor… Yani Yüzüklerin Efendisi’nde, Tek Yüzük’ü takan Frodo gibi görünmez olmak istiyorsanız, bununla yapamazsınız. Yine de mikrodalga görünmezlik pelerini, radara yakalanmayan “stealth gemiler ve hayalet tankların” önünü açacak.

 

Gerçek hayatta ışığı yok etmek imkansızdır. Fizikte enerjinin korunumu yasasına göre, ışığı oluşturan fotonları ve elektromanyetik enerjiyi yok edemeyiz. Öyleyse, görünmez olmak istiyorsak başka bir çözüm bulmamız gerekiyor.

İlk akla gelen çözümlerden biri, ışığın önüne bir set çekmektir. Öyle ya, sizi aydınlatan ışığı engellerseniz görünmez olabilirsiniz. Uzayda güneş ışığı görmediği için teleskoplarımızla seçemediğimiz böyle pek çok gökcismi var. Uzak yıldız sistemlerindeki gezegenler, karanlık gaz ve toz bulutları, asteroitler bunlardan birkaçı…

Gerçi bu şekilde görünmez olmak istiyorsanız, her akşam zaten görünmez oluyorsunuz. Güneş batınca hava kararıyor, gece yatarken lambayı kapadığınızda odanız karanlığa gömülüyor. Hele benim gibi gözlüğü çıkarınca lamba direği kadar kör olan tiplerden biriyseniz, gözlüksüz karanlıkta elinizin ucunu bile görememenin ne demek olduğunu iyi bilirsiniz. 🙂

Sonuçta, karanlıkta göremiyoruz. Bize hem görünmez olmayı hem de etrafımızı görmeyi sağlayacak bir çözüm lazım.

 

Pratik görünmezlik

Geriye bir tek yol kalıyor: “ışığı bükmek”…

Önümüzdeki ışığı öyle bir bükelim ki bizi aydınlatmadan, bizi göstermeden arkamıza geçsin. Arkamızdaki ışığı da öyle bükelim ki arkamızı göstermeden öne geçsin. Alın size mükemmel görünmezlik!

Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: “Işık yollarında” trafik kazasını önlemeliyiz… Öndeki ışığın arkaya, arkamızdaki ışığın ise öne geçmesi; ters yöne giren bir kamyonun minibüsle çarpışması gibidir. Kısacası ışığı doğru bükemezsek, ışık ışınlarının yolunu tam olması gerektiği gibi değiştiremezsek, görünmez olamayız. Bunun yerine, yağmur ormanlarının yeşil örtüsü veya büyükşehir dediğimiz beton ormanlarının gri duvarları önünde kolayca seçilen “bulanık bir leke” oluruz.

Ben bir asker olsam, ormanda Arnold’u avlayan Predator gibi görünmez olmak isterim. Düşmanlarımın beni kolayca seçebileceği bulanık bir leke olmak istemem.

 

Predator tarzı gerçek görünmezlik

Duke Üniversitesi bilim adamları, 2006 yılında, deney masasına bir bakır silindir yerleştirdiler. Ardından, bu silindire özel bir antenle mikrodalga yayını yaptılar. Mikrodalgalar, silindirin üzerinden geçerken çarpıldı ve rotaları değişti. Bilim adamları, bu değişiklikleri özel bir detektörle saptadılar ve yapay renklendirme yoluyla videoya kaydettiler.

Ardından, elektromanyetik tayfın yalnızca mikrodalga kısmını büken bir materyel aldılar ve bakır silindiri bu “görünmezlik peleriniyle” örttüler. Özel materyel, silindiri mikrodalga boyunda tamamen gizleyecek kadar mükemmel değildi ama bilim adamları, bakır silindiri kısmen gözlerden saklamayı başardılar. Ben de görünmezlik konusuna o zaman kafayı taktım ve yıllar sonra, okuduğunuz bu yazı ortaya çıktı.

Duke Üniversitesi, bu Kasım ayında, eski görünmezlik deneyini yeni bir materyel ve bu kez elmas şekilli bir pelerinle tekrarladı. Elmas şekilli yeni pelerin, mikrodalgaları örtünün kenarlarında bile kusursuz biçimde bükerek, 7,5 santimetre genişliğindeki bakır silindiri mikrodalga detektörlerinden tümüyle gizledi. Bilim adamları, yapay renklendirmeli videoya baktıklarında, pelerini mikrodalga boyunda göremediler (yazının sonundaki video).

Mikrodalga pelerini, bizi görünür ışıkta “görünmez” yapamaz ama radara yakalanmayan hayalet tankların geliştirilmesini sağlayabilir.

 

Stealth arabalar, hayalet tanklar

Görünmezliğin sırrı, ışığı nesneyi göstermeyecek şekilde, yani ışığı nesnenin etrafından dolanacak şekilde bükmek dedik. Duke Üniversitesi’nde geliştirilen pelerin ise ışığı değil, sadece mikrodalgaları bükebiliyor.

Ancak, hem ışık ışınları hem de mikrodalgalar elektromanyetik enerjiden oluşuyor. Gemileri, uçakları ve bilimkurgu filmlerinde işgalci uzaylıları görmemizi sağlayan radarlar da elektromanyetik dalgalarla çalışıyor. Radarlar radyo dalgalarını kullanıyor. Hatta, dünyanın en gelişmiş sistemleri arasında bulunan “sentetik açıklık radarlar”, bizzat mikrodalgalarla çalışıyor!

Bu bağlamda, mikrodalgaları büken görünmezlik pelerininin yakında “radar dalgalarını” da bükmesi mümkün. Bu tür “stealth pelerinler” kullanarak, baz istasyonlarından tutun da tanklar ve arabalara kadar birçok kara taşıtını; düşman uçaklarının radarlarından, füze/bomba kilitleme sistemlerinden gizleyebiliriz.

 

Öyleyse bu pelerinle görünür ışığı neden bükemiyoruz?

Yazının başından beri aynı soruyu soranlar olabilir: Bu mantıklı bir soru ve ne yazık ki cevabı şimdilik olumsuz… Görünmezlik peleriniyle Frodo veya Harry Potter gibi görünmez olamıyoruz, çünkü ışığın dalga boyu, mikrodalga boyundan çok kısa ve elimizdeki materyeller de dalga boyu kısa olan ışığı bükecek kadar hassas değil.  Bu sebeple bilim adamları başka materyeller geliştiriyor. Bir gün bizi tümüyle görünmez kılacak bu materyellere “metamateryeller” diyoruz.

 

Görünmezliğin sırrı

Metamateryeller tümüyle yapay ürünler; doğada metamateryel yok. Bunun nedeni, metamateryellerin kontraplak kaplama gibi farklı katmanlardan oluşması ve farklı malzeme tabakalarından üretilmesidir. Metamateryeller, kompozit malzemelerdir ve bu nedenle de doğada olmayan mucizevi bir özelliğe sahipler: Işığı ters açılarda bükebiliyorlar.

Kalın akvaryum camından balıklara baktığınızda, balıkların suda dalgalandığını görürsünüz. Gözünüzü cama yaklaştırdığınız zaman balıklar iyice yassılaşır ve üç boyutlu görüntü, camın yüzeyindeki iki boyutlu bir görüntüye dönüşür. Üstelik, akvaryuma iki camın birleştiği köşeden belirli bir açıyla bakarsanız, hem üç boyutlu balıkları hem de cam yüzeyindeki iki boyutlu yansımaları aynı anda görürsünüz!

Bunun nedeni, suyun, havanın ve camın kırılma indisinin farklı olmasıdır. Su, hava ve cam ışığı farklı açılarda büker. Buna ışığın kırılması diyoruz.

Metamateryeller ise ışığı imkansız açılarda büker, aslında ters açıda büker (optik yasalarına aykırı olarak)! Bir metamateryele sol açıyla gelen ışık, sağ açıyla çıkar. Doğadaki hiçbir madde veya cam gibi hiçbir doğal malzeme bunu yapamaz. Metamateryeller ise bunu, ışığın içinde kaybolduğu bir tür ışık labilerenti oluşturarak başarır. Metamateryelleri oluşturan farklı katmanlar, ışığı farklı şekillerde bükerek, sonunda ışığın açısını tam tersine çevirir (Gazetelerin bulmaca sayfalarındaki labirentleri hiç çözdünüz mü? Biraz ona benziyor).

 

Metamateryellerin kısa tarihi (55 yıl önce keşfettik, 6 yıl önce ürettik)

Metamateryeller, ışığı optik yasalarına aykırı olarak ters açılarda büktüğü için, bilim adamları tarafından uzun süre imkansız bir rüya olarak görüldü. Ancak, metamateryelleri farklı malzemelerden kompozit olarak üretme fikrini akıl etmemizle birlikte, görünmezlik de rüya olmaktan çıktı.

2006’da, metamateryel çalışmalarına, Kuzey Carolina Duke Universitesi ve Londra Imperial College öncülük etti. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu araştırmaları Pentagon Gelişmiş Savunma Araştırmaları Proje Dairesi (DARPA) finanse ediyor.

Microsoft’un eski BT Direktörü Nathan Myhrvold, metamateryellerin “optik bilimine ve elektronik cihazlara yaklaşım tarzımızı kökten değiştireceğini” söylüyor. “Metamateryeller daha birkaç on yıl önce mucize olarak kabul edilen şeyleri başarabiliyor.”

 

Nasıl üretiyoruz?

Metamateryelleri, silikon devre katmanına benzeyen bir tabakanın içine, kadın ayakkabılarını süsleyen payetler gibi ışığı büken küçük parçalar yerleştirerek üretiyoruz. Bu şekilde süslediğimiz metamateryellerin yüzeyi, mikroskobik  ölçekte bir disko topunun yüzünü andırıyor. Ancak, disko topu ve payetler gibi ışığı yansıtarak parıldamak yerine, ışığı kendi içine doğru bükerek hapsediyor.

Örneğin, Duke Üniversitesi’nde mikrodalga görünmezlik pelerini üretmek için, bilim adamları bakır bir plaka aldılar ve bunu karton kutu bandı gibi bakır şeritler halinde kestiler. Ardından, bu bakır şeritlerin içine mikrodalgalara duyarlı elektrik devreleri yerleştirdiler. Daha sonra, “küçük çiplerle süsledikleri” bu şeritleri iç içe geçen halkalar halinde dizerek bir tablanın üzerine yerleştirdiler (yandaki resim).

Böylece seramik, Teflon, fiber kompozitler ve metal bileşenlerden oluşan bir deney tahtası ortaya çıktı. Dünyanın ilk işler metamateryeli buydu ve mikrodalga radyasyonunu belirli bir şekilde bükerek, en içteki halkanın ortasına yerleştirilen objeyi, mikrodalga tayfında görünmez yapıyordu.

Duke Üniversitesi’nin sistemi, biraz da akıntılı bir nehirde kayaların etrafından akan suyu hatırlatıyor. Nasıl ki çalkantılı nehirde kayaların çevresinden akan su, bazen taşarak kayayı tümüyle örter ve taşları kıyıdan bakan bizlerin gözünden gizler; bu metamateryel de mikrodalgaları bükerek, deney objesini mikrodalgalar için görünmez kılıyordu.

Metamateryellerin kısa ve mütevazı öyküsü bu: Payetli bakır şeritlerle kaplı on adet iç içe geçmiş fiberglas halka, basit bir deney tahtasının üzerinde, dünyanın ilk görünmezlik pelerinini üretti. Ancak, araştırmalar bu hızda sürerse görünmezliğin uzun bir geleceği olacak.

 

Metamateryeller ışığı nasıl büküyor? Evrenin doğumundan örnek verelim

Buraya kadar, metamateryellerin ışığı imkansız açılarla bükerek nesneleri görünmez yaptığını anlattık. Ancak, bu kompozit malzemelerin ışığı nasıl büktüğünü açıklamadık. Şimdi kısaca buna değinelim.

Işığın hava, su, cam gibi yoğunluğu ve kalınlığı farklı şeffaf ortamlardan geçerken bükülmesinin nedeni, ışığın bu maddelerin içinden geçerken yavaşlamasıdır. Işık hızı vakumda, yaklaşık saniyede 300 bin kilometre ile sabittir. Oysa, su veya camın içinden geçen ışık, aslında trilyonlarca atomdan oluşan bir labirentin içinden geçmek zorunda kalıyor. Bu atomlar, ışığı yavaşlatan ve yolunu tıkayan bir tür trafik oluşturuyor.

Nitekim bazı tahminlere göre, evreni meydana getiren Büyük Patlamadan sonra gelen “şişme çağının” sonunda, evrenin büyüklüğü bir plaj topu kadardı (Evet, bugün 92 milyar ışık yılı çapındaki gözlemlenebilir evren ve daha fazlası, o anda sadece plaj topu büyüklüğündeydi). Evreni meydana getiren bütün madde bu küçük topun içinde sıkışmış durumdaydı. Büyük Patlamanın ışığı da evreni meydana getiren bu parçacık çorbasının içine sıkışmıştı. Bu sebeple kainat, doğduktan ancak 380 bin yıl sonra aydınlandı. Evren 380 bin yıl içinde yeterince genişleyince, atomaltı parçacıklar arasında ışığın geçeceği kadar yol açıldı ve evrende ilk ışık parladı (Bu bana Candice ve Helloween’in Light the Universe şarkısını çağrıştırıyor).

 

Metamateryeller de ışığın üzerinde bu tür bir etki, hatta daha fazlasını yaptığı için ışığı imkansız açılarda bükebiliyor.

Aynı şey Güneşimiz için de geçerli. Bugün gökte gördüğümüz güneş ışığı, aslında güneşin 100 bin yıl önce yaydığı ışıktır. Her ne kadar güneş ışığının dünyaya ulaşması 8 dakika alıyorsa da, Güneş’in çekirdeğindeki nükleer füzyonun yaydığı ışık, merkezdeki süper yoğun atomların içinden kurtulup da Güneş’in yüzeyine çıkana kadar 100 bin yıl geçiyor. Işık, Karanlık Güneş labirentinde kayboluyor!

Neyse, biz görünmezliği anlatmaya devam edelim: Metamateryeller ışığı nasıl “ters açıda” büküyor? diyorduk…

 

Işığı kırmak

Işığın boşluktaki maksimum hızını, cam gibi bir maddeden geçerken yavaşladığı hıza bölersek, ışığın “kırılma indisini” bulmuş oluruz. Bir maddenin içinden geçen ışık her zaman yavaşladığı için, kırılma indisinin değeri de her zaman 1’den büyüktür.

Örneğin, ışığın kırılma indisi vakumda 1’dir. Havada 1,0003’tür. Camda 1,5’tur. Elmasta ise, elmas çok yoğun karbon atomlarından oluştuğu için tam 2,4’tür! −yani ışığın elmasta parıldamak ve kadınların gözünü almak için canı çıkmaktadır :p −. Bundan da şunu anlıyoruz: Işığın geçtiği maddenin yoğunluğu ne kadar fazlaysa, yani maddenin atomları ne kadar sıkış tıkışsa, ışık da o kadar yavaşlıyor.

Şunu da ekleyelim: Işığın hızını yavaşlatmanın ve bükmenin tek yolu, elmas gibi yoğun ve sert maddeler kullanmak değildir. Sıradan camın kalınlığını artırarak da ışığı bükebilirsiniz (yazının başındaki akvaryum örneğinde olduğu gibi).

Aslında, gözlüklerimiz de böyle işliyor. Bugün benim gibi miyopsanız, organik camlarınız bile sıradan güneş gözlüğü camlarından daha kalındır. Gözlük camları, kavisli yapısı sayesinde, ışığın camdan geçerken izlediği yolu uzatır. Böylece ışığı miyop gözlerinize uygun şekilde bükerek, sağlıklı insanlar gibi net görmenizi sağlar (Bende göz tembelliği de olduğu için gözlük pek işe yaramıyor ama o ayrı bir sorun :P).

 

Büyük Patlama, Karanlık Güneş, akvaryum ve gözlük camları… Başka?

 

Başka “serap” tabii ki!

Çölde veya asfaltta ısınan hava, dalgalar halinde yukarı yükselir. Sıcak havanın yoğunluğu soğuk havadan daha azdır. Sıcak havanın atomları daha enerjik, daha hareketli ve birbirinden daha uzakta olduğu için, ısınan havanın yoğunluğu azalır.

Elbette ışık, sıcak havanın içinden daha kolay geçer. Bu nedenle de sıcak havanın kırılma indisi soğuk havadan daha düşük bir değerdir. Aradaki bu fark ışığı kırar. Uzak bir şehrin görüntüsü de yine bu fark sayesinde havada kırılarak yere yansır ve tam ayağınızın dibine “düşer”. Siz de ufkun ötesindeki bir şehri hemen yanı başınızda algılarsınız…

Radyo dalgalarının, bu dalgaları yansıtan atmosferdeki iyonosfer tabakasından sekip yeryüzüne geri dönmesinin ve ufuk ötesi telsiz görüşmelerini, radyo-TV yayınlarını mümkün kılmasının nedeni de budur. Elektromanyetik dalgaların kırılmasıdır.

 

Gelelim meselenin püf noktasına, görünmezlik olayının özüne:

Dikkatli okurlarımız ışığın bir maddenin içinden geçerken hep pozitif açıyla geçtiğini fark etmiş olabilirler. Çünkü ışığın kırılma indisi hep pozitif bir sayıdır. Bu da şu anlama geliyor: Işık bir camın içine sağ açıdan giriyorsa, açısının değişmesi ve bükülmesine rağmen, yine sağ açıyla dışarı çıkacaktır. Oysa yazının ta başında, metamateryeller ışığı “ters açıdan” büküyor dedim, yani cama sağdan giren ışık soldan çıkacaktır.

Bu nasıl mümkün olabilir? Hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez ve ışığın boşluktaki kırılma indisi 1’dir. Öyleyse ışığın ters açıyla bükülmesi için, kırılma indisinin negatif bir değer alması gerekir (örneğin -1). Bu da ışığın metamateryellerin içinde iki kat hızlı gitmesi anlamına gelir. Işık kendinden hızlı gider mi? Saniyede 600 bin kilometre hızla gider mi? Bu, fizik yasalarına aykırı bir durum ve Einstein duysa kulaklarımızı çeker!

…Ama sakin olun ya da ben kendime “Sakin ol Kozan” diyeyim. Burada bir paradoksla karşı karşıya değiliz. Çünkü…

 

…Metamateryeller, ışığı, ışık hızını artırmadan ters açıda bükebiliyor.

Biraz dikkat etmek, günlük hayatta gördüğümüz şeylere biraz farklı açıdan bakmak, fizikte “benim aklım ermez” dediğimiz birçok problemi çözmemizi kolaylaştırıyor. Zaten siz de metamateryellerin ışığı ters açıdan bükme özelliğini gündelik yaşamda biliyorsunuz. En azından bilardo oynuyorsanız, biliyorsunuz diye tahmin ediyorum.

Bilardo sporunun bütün esprisi, bilardo toplarının birbirinden veya masanın kenarından sekerek, masanın köşelerindeki deliklere girmesidir. Bilardo oynarken, masada bilardo toplarını başka toplarla çarpıştırarak, geliş yönünü değiştiriyor ve bazen ters açıdan deliklere girmesini sağlıyorsunuz. Bunu yapmak için ışık hızını aşıyor musunuz? Aşmıyorsunuz.

Metamateryeller de buna benzer şekilde çalışıyor. Işığın, metamateryelleri oluşturan atomların içinden sekmesini ve ters açıyla yolunu defalarca değiştirmesini sağlıyor. Elbette ki bunu ışık hızı sınırını aşmadan yapıyor.

Kolay anlaşılmak uğruna aşırı basitleştirdiğimi kabul ediyorum: Işık hem parçacık hem dalga özelliği gösterir. Dolayısıyla işin içine yansıma da girişim de girer ama temelde, metamateryellerin içinden geçen ışığın başına gelen şey, bilardo toplarının başına gelen şeyle aynıdır.

Metamateryellerin içinde atomdan atoma seken ve sürekli yol değiştiren ışığın hızı da (ışık hızını aşmamak kaydıyla) bir yavaşlar, bir artar. Bu sebeple ışığın kırılma indisi de sabit değildir. Işık atomlardan sektikçe ve izlediği yolu değiştirdikçe bu değer değişir. Görünmezliğin sırrı burada.

 

Görünmezliğin en büyük etkisi kör olmaktır!

Işık bizi aydınlatmak yerine etrafımızdan geçerse görünmez oluruz ama ışık hiç değmeden yanımızdan geçtiği için aynı zamanda kör oluruz! Çünkü ışık gözlerimize ulaşmayacaktır. Işık sadece gözlerimize düşse ve vücudumuzun geri kalanını göstermese bile, bize dışarıdan bakanlar, gözlerimizi boşlukta iki beyaz nokta, iki siyah boncuk olarak seçecektir.

Kısacası kusursuz bir görünmezlik pelerini bizi kör edecektir. Az kusurlu bir görünmezlik pelerini ise, etrafımızı çaktırmadan görmemize izin verebilir. Ancak, bunun için tam gözümüze girecek kadar ışığa geçit veren, geri kalan ışığı ise bizi görünmez yapmak için yolundan saptıran özel bir pelerin geliştirmek gerekiyor. Üstelik, gözlerimizin görünmesini engellemek için, belki de metamateryellerden üretilen bir güneş gözlüğü takmamız gerekecek. Çok zor…

Yürürken vücudumuzun konumu, yönü ve hızı değişiyor. Gözlerimiz zaten saniyede 50 kere hareket ederek görme hücrelerimizin yorulmasını önlüyor ve meraklı insanların gözleri de fel fecir okuyor. Bu durumda, ışığı her an yer değiştiren gözlerimize ve sadece gözlerimize yansıtan, kalan ışığı ise çarpıtan bir görünmezlik pelerini üretmemiz lazım. Bu pratikte imkansız.

 

 

Crysis video oyunundaki gibi: Cloak Engaged!

İşte bu nedenlerle, şimdilik sadece hareketsiz, sabit nesneleri görünmez kılabiliyoruz. Hareket eden nesneleri, taşıtları ise görünmez yapamıyoruz.

Peki ya, bir adamın arkasındaki manzarayı kameraya alıp bu anlık video kaydını, içten yansıtmalı özel bir kumaş ile kişinin önüne yansıtan görünmezlik pelerinleri? Bu tür pelerinler televizyonlara çıktı. Öyleyse, metamateryeller yerine, bu pelerinleri kullanarak görünmez olamaz mıyız? Sonuçta bu pelerini giyen birinin arkasını önünde, önünü de arkasında gördüğümüz için; söz konusu kişi bir nevi görünmez oluyor. İşte “Bir nevi” burada anahtar kelime: Bu gerçek görünmezlik değil, bir göz aldanmasıdır.

 

Bu tür pelerinleri “aktif kamuflaj sistemleri” olarak adlandırıyoruz. Ne yazık ki aktif kamuflaj sistemleri de hareket eden insanları gizleyemiyor. Çünkü hareket ettiğiniz zaman, pelerinin üzerindeki görüntü, tıpkı bozuk TV yayını gibi dalgalanmaya başlıyor ve bu da yerinizi belli ediyor. Üstelik bu tür pelerinlere takılan küçük kameralar, cep telefonlarından daha gelişmiş değil. Bu kameralar görüntüyü hızlı tazeleyemediği için hareket anında dalgalanmalar oluyor ve hareketsiz dursanız bile, kamuflaj görüntüsünü insan gözü kadar doğal ve kaliteli olarak kaydedemiyorlar. Üstelik, kameraları çalıştırmak için yanınızda yedek pil taşımanız gerekiyor. Ve…

…ve kameralara dayalı bu hassas elektronik sistemi kullanan “içten aydınlatmalı” özel pelerinin karda, yağmurda, çamurda, su altında, tuzlu suda, aşırı sıcak ve soğukta bozulmadan çalışması olanaksız. Sözün özü, görünmezlik pelerini giyen askerlere ve Crysis video oyunundaki görünmezlik giysilerine daha uzun bir yolumuz var.

 

Ancak, radara yakalanmayan “stealth gemiler” ve hayalet tanklar mümkün!

Radar, radyo dalgalarıyla çalışıyor ve radyo dalgalarının boyu ışığın dalga boyundan çok uzundur. Aynı sebeple, radyo dalgalarının çözünürlüğü de görünür ışığa göre çok düşüktür. Dolayısıyla, elimizdeki metamateryellerle belki Frodo gibi görünmez olamayız ama en azından, sabit nesneleri radardan gizleyebiliriz. Sabit nesne deyip geçmeyin! Bunun içine mevzilenmiş havan topları, park etmiş askeri araçlar, asla yer değiştirmeyecek olan askeri üsler ve diğer önemli tesisler de giriyor.

Yazımızın devamında, yeni metamateryeller yardımıyla, tanklar gibi hareketli nesneleri radardan nasıl gizleyebileceğimizi anlatacağım. Aynı zamanda diğer görünmezlik teknolojilerine de değinerek, “Harry Potter tarzı gerçek bir görünmezlik pelerini geliştirebilir miyiz?” sorusuna bilim adamlarının verdiği cevapları aktarmaya çalışacağım.

Uzay Yolu 8, İlk Temas filminde Baş Mühendis Geordi La Forge’un dediği gibi: You ain’t see nothing yet! Daha bir şey görmediniz.

 

Duke Üniversitesi görünmezlik pelerinini anlatıyor:

One Comment

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*